10 Haziran 2012 Pazar

Ezberlemek ve Unutmak

Ezberlemek ve Unutmak
Öğrenmek bazen zor bir iştir. Öğrenmenin zor olması için bir sürü sebep sayılabilir. Ben öğrenme gerçekleştikten sonra ortaya çıkan bir problemden ve çarelerinden bahsetmek istiyorum: unutmak.

Unutmak yerine göre büyük bir nimet. Ancak neyin unutacağımız neyi unutmayacağımız meselesinde söz sahibi olduğumuz pek söylenemez. Unutmak istemediğimiz şeyleri de unuturuz bazen: isimleri, yüzleri, kişileri, anıları, ve en önemlisi öğrendiğimiz ilmi. Bütün birikiminizin kısa bir sürede yanıp kül olduğunu bir düşünün. Tabi birikiminiz varsa. O zaman gerçekten de ilmin afetinin unutmak olduğunu anlayacaksınız.

Yıllarca okul okuduktan sonra ne kadar birikim sahibi olduğunuzu kendi kendinize sorgularsınız. Hatta bunu da sorgulayın: Elinizde kitabınız olmadan o kitabın kaçta kaçını yeniden yazabilirsiniz? Fihristi de vermeyeceğiz elinize. Hakkınızı yemeyelim; sorunca söylemek, görünce tanımak, şıklardan bulmak için birkaç şey öğrenmişsinizdir. Ben anlamlı öğreniyorum, her şeyi de kelimesi kelimesine bilmem gerekmiyor diye lafı dolandırmaya kalkmayın. Sanki farklı kelimelerle o kitabı yazabileceksiniz. Oturun yerinize ve beni dinlemeye devam edin.

Unutmamak için dikkat edilmesi gerekenleri, ancak kapasitenizi zorlayacak kadar bilgi birikimine sahip olduğunuzda anlarsınız. Ben şimdi iki tanesinden bahsedeceğim:
1) Unutmamak için öncelikli şart gözü haramdan sakınmaktır. Harama bakmak bilgi birikiminizde eksiltme yapmıyorsa bu birikiminizden şüphe edebilirsiniz. (Şehvet falan demedim. Yaygara yapmayın. Trollük de bir yere kadar.)

2) İkinci olarak yapabileceğiniz şey de tekrar etmektir. Size birkaç tekrar yetiyorsa da birikiminizden şüphe edin.
"Et tekraru ahsen, velev kane yüz seksen" diye meşhur olmuş bir söz var. Belki yeni başlayan bir ilim talebesi uydurmuştur. Arapça'da sayıları öğrenmek zor olduğu için de yarısı Arapça yarısı Türkçe söylemiştir. Her ne ise sözün sahibi çok önemli bir noktaya parmak başmış. Zira unutmamak için kaçınılması gereken en önemli şeyden sonra yapılması gereken en önemli şeydir tekrar. Bazen sıkıcıdır. Öğreneceğiniz bilginin ezberlerken çekeceğiniz çileye değmeyeceğini düşünebilirsiniz. Bazen moral bozucudur. Yirmi kere tekrar edip de ezberleyememek insanın moralini bozabilir. Ancak vecizemiz tekrarın yüz seksene kadar yolu olduğunu söyleyerek ümit veriyor.

Şimdiye kadar "unutmak ya da unutmamak" meselesini tartıştığım için ezberlemek ön plana çıktı. Uzun süreli belleğimizin üç bölümünden bahsederek bu meseleyi vuzuha kavuşturayım. Bazı tür bilgiler inanılmaz bir şekilde hafızada kalıyor. Bu bilgilerin yapısından hareketle en az üç tür belleğe sahip olduğumuz söylenebilir:
1) Anısal Bellek:
Anısal bellekte hayatımızdaki acılar, mutluluklar, tartışmalar gibi duygusal yaşantılar ile bizi derinden etkileyen hatıralar saklanır.

2) Anlamsal Bellek
Anlamsal bellekte anlam kazanmış konular, kavramlar, kurallar, ilkeler, gerçekler, tanımlar, gramer kuralları, mantıksal bilgiler ve genel kültür bilgileri saklanır.

3) İşlemsel Bellek
İşlemsel bellek herhangi bir işlemin nasıl yapılacağı ile ilgili kuralların, eylemlerin saklandığı bellektir. Dil ile ifade edilmeyen ancak ortamı olduğunda ortaya çıkan davranışlar saklanır. Mesela musluğu saat yönünde mi çevirerek açıyoruz yoksa ters yönde mi? Bir musluk hayal etmeden buna cevap veremezsiniz.
İşte bu belleklerden birine dahil edebildiğiniz bilgiler uzun süre aklınızda kalabilir. Anlamlandırabildiğiniz bilgiler anlamsal bellekte kodlanır ancak her bilgiyi de anlamlandırmanız da mümkün değil. Mesela çarpım tablosunu, çarpma işlemini vs. anlamlandırmadan öğrendik. Anlamını öğrenmemiz o yaşta mümkün değildi. Şimdi şu soruya bir bakın: 3/4 : 7/5 şeklindeki bölme işlemini her bir adımın mantığını açıklayarak çözebilir misiniz?

Kesirleri bölerken ikinci kesri ters çevirip çarpmak öğrenegeldiğimiz prosedürdü. Ancak bunun mantığını değil küçük yaşta, şimdi bile anlamamız oldukça zor. Hem çok tekrar edilen bir prosedürü ezberlemek ve gerektiğinde ezberden uygulamak, prosedürün mantığını kavrayarak belleğe kodlayıp gerektiğinde bu mantığa göre prosedürü yeniden elde etmekten çok daha pratik. (Bir soru daha: iki kesir çarpımında neden payları birbirleriyle, paydaları birbirleriyle çarpıyoruz?)

Günümüzde ezber günah keçisi olarak görülür olmuş. Sürekli eleştiriliyor ama ortada ezberin yerine dişe dokunur bir öneri yok. Öne çıkan iki tanesinden bahsedeyim:

1) Mantığını Öğrenmek
Her şeyin mantık üzerine anlamsal bellekte kodlanması savunanlar var. Bu görüştekiler her şeyi mantığa oturtmak konusunda matematikte bile kesirlerden öteye geçemiyor. Nerde kaldı sözel bilgiler? Sözel bilgiler için de istenen bilgiye anında ulaşılabildiği sanılan internet öneriliyor.

Şahsen ben mantık üzerine giden fizik ve matematik gibi derslerde mümkün olduğu kadar her bir şeyin mantığının öğrenilmesi taraftarıyım. Ancak nasıl elde edildiği bilinen bir formül, diyelim ki kosinüs teoremi, ayrıca ezberde de tutulmalı ki gerektiğinde formülü tekrar elde etmekle uğraşmadan hemen ezberden uygulama fırsatımız olsun.

Sözel bilgiler ise ezberlenmeli, ancak hangi biri? Bilgi kıymetsiz ve çabuk değişen yapıda olunca ezberlenmeye değer olmuyor fakat en temel bilgi kaynakları bana göre ezberlenmeli. Meclis kürsüsünde konuşan bir adam konuşması sırasında "durun şunu da internetten araştırayım, bir bakıvereyim" diyemez. Elinde Kütüb-ü Sitte CDsi bulundurmakla da âlim olunmaz. Kanaatimce insanın hafızasında hazır olmalı bazı bilgiler.

2) Yaparak Yaşayarak Öğrenmek
Yaparak yaşayarak öğrenme ile bilgilerin anısal bellekte saklanması gerektiğini savunanlar var. Her şeyi yaşamak mümkün olmadığı ve yaşanan bir olayın istenen her öğesi hatırlanmadığı için noksan buluyorum bu görüşü de. Mesela Afyon'da sucuk üretildiğini, mermer fabrikalarının olduğunu öğrenmek Afyon'a gitmekle pekâlâ mümkün ama her bir şehri her bir ülkeyi gezmek, tarihte yolculuk yapmak mümkün değil.

"Çok okuyan değil, çok gezen bilir" sözüne güvenerek diyelim ki çok gezmeniz mümkün. Topkapı Sarayı'na kadar gidip III. Ahmed Çeşme'sinin başında rehberinizden bu padişah hakkında bilgi aldınız. Sonra Sultan Ahmed Camisi'nde öğle namazını kıldınız ve I. Ahmed hakkında bilgi aldınız. Sonra bu padişahları da unutmayın: IV. Murat, III. Selim, III. Mustafa, II. Mahmut... Sanat eserleri ve kültürel faaliyetler yanında çok önemli savaşlar ve antlaşmalar ve bunların maddeleri de var.

Yaparak yaşayarak bir padişahın devrini, bir şehrin tarihini, bir matematik formülünü öğrendikten iki hafta sonra ise aklınızda yediğiniz sucuklar, lokumlar ve nerde doyduğunuz kalacaktır. Ne de olsa insan bir doğduğu yeri bir de doyduğu yeri unutmazmış. Hakkını yemeyelim; fizik dersinde yapılan deneyler güzelce uygulanmışsa uzun süre akılda kalabilir. En zoru ise matematik konularını yaşamaktır.

Matematiğin gerçek hayattan en çok uygulama bulabilecek bir alanı trigonometridir. Ancak birbirine benzeyen bir sürü trigonometrik dönüşüm formülü vardır. Bunları ezberlemeden, sadece formül kâğıdına baka baka ortalama bir trigonometri sorusu biraz zor çözülür, büyük ihtimalle de çözülemez. Böyle bir durumda da öğrenmekten söz edilemez. Soruyu çözme işini artık bilgisayarlara havale etmek de mümkün ancak bu da beraberinde başka problemleri ortaya çıkarıyor. Tamamen mantıktan ve evrensel temel bilgilerden uzaklaşıp değişken araçların geçici ve prosedürel bilgisini öğrenmeye çalışmakla sonuçlanıyor. Neyin tartışmasını yapıyoruz; temel bilgileri ezberlemek en kolayı ve en gereklisi.

Ancak yaparak yaşayarak öğrenmeyi savunanların şu fikrini destekliyorum: herkese her şeyi öğrenmek zorunda değil. İnsanın bazı bilgileri ihtiyaç duyduğu kadar ihtiyaç anında öğrenmesi bana göre en mantıklısı. Bazı detayları bırakalım da tarihçiler bilsin. Tarihi detaylar hakkında orijinal yorumları onlar yapsın. Biz de ihtiyaç duyduğumuzda onlara soralım. Trigonometri formüllerini matematikçiler ve mühendisler bilsin. Tabi bana göre bu tarihçiler ve matematikçiler yine kendi alanlarıyla ilgili ezberlerini yapmalı.

Son
Yukarıdaki iki madde hiçbir şekilde istifade edilemeyecek görüşler değiller. Anısal ve anlamsal bellekten yeri geldiğinde istifade edilebilir. Çok da önemli olmayan bilgileri akılda tutmak için değişik anılar ve anlamlar üretilebilir. Alışverişte alınacakların listesini ezberlemek yerine listedekilerin ilk harflerinden bir anahtar kelime oluşturulabilir. Bunun gibi çok farklı bellek destekleyici (mnemonic) teknikler kullanılabilir. Patlamadıkları sürece oldukça kullanışlılar.

Bütün buraya kadar yazdıklarım aslında eğitim bilimlerinde "5E Öğrenme Modeli" diye geçen bir modelin basamaklarını akılda tutabilmenin kolay bir yolunu sunmak içindi. Bu model aslında yaparak yaşayarak öğrenmeyi savunan yapısalcıların (constructivist) savunduğu bir model. İsmini şu beş basamaktan oluşmasından alıyor: Engagement, Exploration, Explanation, Elaboration, Evaluation. Türkçeye girme, keşfetme, açıklama, derinleştirme, değerlendirme diye geçmiş. Bu basamakların adı, sırası ve her basamakta ne yapılması gerektiğine dair anısal bellekte saklanabilecek bir hikâye yazdım. Uyduruk olduğunu biliyorum ama daha iyisi yazılana kadar en iyisi bu.

Bir 5E Öğrenme Modeli Hikâyesi

Giriş:
Bir grup adam bir mağara buldu. İçinde ne var diye merak edip tahminlerde bulundular. Kimisi içinde tarihi eser bulunabileceğini, kimisi define olabileceğini, kimisi bilimsel araştırmalar için numuneler olabileceğini söyledi. Konuştukça batıyorlar, ne tarihi eserden ne definecilikten ne de bilimsel araştırmalardan anladıkları ortaya çıkıyordu.

Keşfetme:
En yaşlı olanları meşale için malzeme buldu ve meşaleleri hazırladı. Grup grup mağaraya girdiler. Her grup kendi hipotezini destekler nitelikte delil arıyor, mağaranın esrarını çözmeye çalışıyordu. Kimisi elmas diye kristalleri topluyor, kimisi mantar-kemik karışık şekli güzel görünen cisimleri çantasına dolduruyordu. İhtiyar adam yol yordam gösteriyor ama şaşkın gençlere pek karışmıyordu. Sonunda dayanamayıp bir açıklama yapmaya karar verdi.

Açıklama:
En yaşlı olan adam milleti topladı ve dedi: "Bakın, uzun süre burada kalamayız. Hava kararıyor, akşam ezanı okunacak. Etrafta amaçsızca dolaşarak bir sonuca da ulaşamayacak gibiyiz. Herkes ne bulduğunu ortaya koysun." Ortaya renk renk şeffaf taşlar, değişik değişik şapkalı yumuşak cisimler, farklı ebatlarda şekilli gözenekli taşlar kondu. Sonra benzer özellikteki cisimlerden kümeler oluşturuldu, özellikleri söylendi. Bazıları bunların isimlerini hatırladı, kristal dedi, mantar dedi, kemik dedi.

Derinleşme:
Mağaranın genel olarak nelerden oluştuğunu gördükten sonra en yaşlı olanları dedi ki: "Dostlarım, anlaşılan bu mağarada öyle kıymetli şeyler yok. Ancak buradan da bomboş dönemeyiz. Çok ilginç şeyler öğrendik, bari bunları bir de tecrübe edelim. Akşam namazını bir kılalım; sonra herkes mağaranın daha derinlerine insin. Bu öğrendiğimiz kavramları ve becerileri mağaranın derinlerinde uygulayalım. Herkes kristalin mantarın nasıl toplandığını bizzat uygulasın." Öyle de yaptılar.

Değerlendirme:
Herkes işini bitirdikten sonra mağaranın çıkışında toplandılar. Bilgi, beceri ve yeteneklerini konuştular, değerlendirdiler. İhtiyara "sen olmasan gözü kapalı girer gözü kapalı çıkardık, sayende çok şey öğrendik, tecrübe ettik" diye teşekkür ettiler.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Gençlere Bir Tenbih

Gençliği ve sonrasını da sorgulayın. Evet, sloganımı atıp laf salatası yapmadan Risale-i Nur'da şu çok sevdiğim kısmın okunmasını salık veriyorum.

* * *

Birkaç bîçare gençlere verilen bir tenbih, bir ders, bir ihtardır

Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risale-i Nur'dan meded isteyen gençlere dediğim gibi dedim ki: Sizdeki gençlik kat'iyyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi' olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarfetseniz, o gençlik manen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.

Hayat ise, eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse; hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünki insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalalet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz'î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-ı meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalaletin ve gafletin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı; bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalaleti noktasında madumdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine madumdur. Ve ademle hasıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar. Eğer iman hayata hayat olsa; o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücud bulur. Zaman-ı hazır gibi ruh ve kalbine iman noktasında ulvî ve manevî ezvakı ve envâr-ı vücudiyeyi veriyor. Bu hakikatın, İhtiyar Risalesi'nde Yedinci Rica'da izahı var. Ona bakmalısınız.

İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. Her gün ve her yerde ve her vakit vefiyatların gösterdikleri dehşetli hakikat-ı mevt ise, size -başka gençlere söylediğim gibi- bir temsil ile beyan ediyorum:

Meselâ, burada gözünüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango (fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren) dairesi var. Biz buradaki on kişi alâküllihal, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya davet edileceğiz, bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından her dakika, ya "Gel i'dam biletini al, darağacına çık!" veyahut "Gel, milyonlar altun kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış gel, al!" demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zahiren gayet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor. Diğer biri de; aldatmaz ve aldanmaz ciddî bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki: "Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile, o emsalsiz ikramiye biletini alırsınız. İşte bu darağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar ve o büyük ikramiye biletini alanlar çendan görünmüyorlar ve zahiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikramiye dairesine girmek için basamak yaptıklarını milyonlar şahidler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zâtlar yüksek sesle ilân ediyorlar ve haber veriyorlar ki; o darağacına gidenleri aynelyakîn gözünüz ile gördüğünüz gibi, bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şübhesiz gündüz gibi kat'î biliniz." dedi.

İşte bu temsil gibi zehirli bir bal hükmünde olan gayr-ı meşru dairedeki gençliğin sefahetkârane zevkleri, hazine-i ebediyenin ve saadet-i sermediyenin bileti ve vesikası olan imanı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümat kapısı olan kabrin musibetine, aynen zahiren göründüğü gibi düşer ve ecel gizli olduğu için genç, ihtiyar farketmeyerek her vakit ecel cellâdı, başını kesmek için gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesat-ı gayr-ı meşruayı terkedip, tılsım-ı Kur'anî olan iman ve feraizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderat-ı beşer piyangosundan çıkan saadet-i ebediye hazinesi biletini alacağına, yüzyirmidört bin Enbiya Aleyhimüsselâm ile beraber hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i velayet ve ehl-i hakikat müttefikan haber veriyorlar ve âsârını gösteriyorlar.

Elhasıl, gençlik gidecek. Sefahette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû'-i istimal ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı halinden, gençlik saikasıyla israfat ve sû'-i istimalden gelen hastalıktan eninler, eyvahlar işittiğiniz gibi; hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekatın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşfelkuburun müşahedatıyla ve bütün ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle- ekser azablar, gençlik sû'-i istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz. Hem nev'-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile "Eyvah gençliğimizi bâd-i heva, belki zararlı zayi' ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız." diyecekler. Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azab ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar belasını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir. Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmîn...

* * *

31 Mart 2012 Cumartesi

Öğrenme Psikolojisinde Genelleme

Aşağıdaki yazı şu konulara açıklık getirmeyi hedeflemektedir:
  • Uyarıcı Genellemesi
  • İkinci Dereceden Koşullanma
  • Tepki Genellemesi
  • Klasik Koşullanma
  • Edimsel Koşullanma
  • Ayırt Edici Uyarıcı
  • Laiklik İlkesi (öyle işte)
  • Öğrenmenin Genellenmesi
  • Tepki Analojisi
  • Duyusal Ön Koşullanma
  • Garcia Etkisi
  • Olumsuz Tat Koşullanması
Her defasında belirtirim: günübirlik tartışmalar sonucu ortaya çıkıp çabuk eskiyen sözleri sevmem. Eskimeyen, her daim geçerli olan bilgiler öğrenmeye değerdir benim gözümde. Biraz daimicilik var bende yani. Ama zaman geliyor insan içinde biriken fikirleri, velev güncel bilgilere dayalı olsun, yazmadan edemiyor ve zaman geliyor yazıları popüler konulardan olmadığı için okunmayan yazarlar bu duruma içerliyor.

Önce kimse yabancı kalmasın diye durum hakkında kısa bir bilgilendirme yapayım: Üniversitelerden mezun olan öğretmen adayları milli eğitimde öğretmen olmak için girdikleri ve türkçe, tarih, coğrafya, matematik ve eğitim bilimlerinden oluşan molası hariç beş buçuk saat süren standart test şeklindeki KPSS isimli kapsamlı bir sınavdan aldıkları puanlara göre okullara atanıyor. Bu yazarın neslinin kulaktan duyduğuna göre öncelerden dayılar vasıtasıyla atamalar oluyormuş ve KPSS sınavı, zamanına göre büyük bir ilerlemeymiş. Ancak bu sıralar üniversitelerin verdiği öğretmen adayı mezun sayısı milli eğitimin atayabildiği öğretmen sayısından çok fazla olduğu için atanmak isteyip de atanamayan ve üniversiteyi bitirip de -üniversiteye hazırlanırken bir sene boyunca yaptığı gibi- bir dershaneye yazılarak mezkur sınava çalışan gençler çoğaldığı ve rekabet arttığı için sınavı alt edebilecek en ufak bilgi kırıntıları değer kazandı.

Mezkur sınavı alt edebilecek ama yakın bir zamanda mezkur sınavla beraber tarih sahnesinden silinebilecek bilgi kırıntılarından biri de eğitim bilimleri bölümüne ait "genelleme" terimi. Tarih sahnesinden silinmeden önce birilerinin daha bu terimin ne anlamlara geldiğini anlamaya ihtiyacı olabilir diye bu anlamları açıklamak istiyorum.

Öğrenme psikolojisinde "genelleme", uyarıcı genellemesi ve tepki genellemesi olmak üzere iki kısma ayrılır. Uyarıcı genellemesi, klasik koşullanmada koşullu uyarıcıya benzeyen bir uyarıcının da tepkiyi ortaya çıkarmasıdır. Mesela zil sesine salya tepkisi vermek üzere koşullanmış bir köpeğin çan ve çıngırak sesine karşı da salya tepkisi vermesidir. Zil sesiyle çan veya çıngırak sesini bir arada duymuş olması, özellikle koşullanma sırasında, organizmanın uyarıcı genellemesi yapmasını kolaylaştıracaktır.

Uyarıcı genellemesindeki durum bana ikinci dereceden koşullanmayı hatırlattı. Yine zil sesine salya tepkisi vermeye koşullanmış bir köpek ele alalım. Köpeğe önce ışık uyarıcısı verilip sonra zil çalınmak suretiyle yapılan koşullanmada bu zavallı köpek, zil sesine veriyor olduğu salya tepkisini artık ışık uyarıcısına da vermeye başlayacak. Ortada et yok. Et mi? Ben etten falan bahsetmedim şimdiye kadar. Et ancak köpeği zil sesine salya tepkisi vermesi için koşullarken kullanılmıştı. Şimdi ikinci dereceden bir koşullanma var. Zil ve ışık farklı şeyler bulunduğundan köpeğin zil ile ışığı genellemesi, uyarıcı genellemesi yapması mümkün değil ancak böyle ikinci dereceden koşullanma olabilir.

Şimdi şöyle bir soru gelebilir: Peki ikinci dereceden koşullamada ışık uyarıcısı yerine zil sesine benzeyen çan sesini koysaydık uyarıcı genellemesi mi olur, ikinci dereceden koşullama mı? Al işte! Biz sözü geçen sınava çalışırken böyle inceliklerle uğraşıyor, böyle bilim yapıyorduk değerli okuyucu. Ne Pavlov'un ne Skinner'ın umurundaydı böyle bir duruma ne isim verilebileceği. Hatta ictimai hayatta incelik bizim neyimizeydi ama bu nüansı kavramalıydık. "Eğitim şart!" idi ne de olsa.

Tepki genellemesi deyince bu sefer tepkiyi genellemek gerektiği düşünülebilir. Mesela kendi başına jöle süren bir çocuk köpeğinin başına da jöle sürerse iki farklı uyarıcı olan insan başı ile köpek başı uyarıcılarını genellediğinden uyarıcı genellemesi; jöle sürmek ile limon sürmek tepkilerini genelleyip jöle bittiğinde kendi başına limon sürerse tepki genellemesi olur gibi düşünülebilir. Ama genellikle tepki genellemesinde durum tepki genellemesinden çok durum genellemesidir. Nasıl laf ama!

Tepki genellemesi aslında durum genellemesidir. Edimsel koşullanmada organizmanın belli bir durumda gösterdiği bir tepkiyi  farklı birçok duruma genellemesidir. Oyuncakçıya gittiğinde bir oyuncağı ağlayarak elde eden bir çocuğun artık çikolata reyonunda çikolata, şekerci dükkanında şeker istemek için ağlaması, durumların genellemesidir. Skinner'a göre davranışlar sonucunda karşılaşılan cevaplar (pekiştirme veya ceza) genellemeye neden olur, organizma yeni durumlarda da pekiştirme beklentisi içine girer. Bizim örneğimizde de çocuğun ağlama davranışı pekiştirilmişti.

Tepki genellemesini daha iyi anlamak için edimsel koşullanmadaki "durum"u daha iyi anlamamız gerekiyor. Edimsel koşullanma ayırt edici uyarıcı ile başlar. Ayırt edici uyarıcı davranışın yapılma zamanını ve zeminini belirleyen uyarıcılardır. Bu uyarıcılar her ne kadar bir davranışın yapılma olasılığını artırsa da kişiyi klasik koşullanmadaki gibi irade dışı refleksif bir davranışa itmez. Edimsel koşullanmaya göre davranış bir kere ortaya çıktıktan sonra artık pekiştirilebilir ve "tepki › pekiştireç (uyarıcı)" sırası gerçekleşebilir. En başta ayırt edici uyarıcı bulunması şart da değildir ve bulunsa da klasik koşullanmadaki "uyarıcı › tepki" oldu yaygarası yapmaya lüzum yoktur.

Tepki genellemesine geri dönüp durumu şöyle bağlayalım. Ezan okunması namaz kılmak için bir ayırt edici uyarıcıdır. Kişi namazını kılıp bu dünyada da manevi bir pekiştireç alabilir. Bunun üzerine kişi elindeki fırsatları değerlendirmek için kuşluk vaktinde de abdest alıp namaz kılar. Ezan okunması durumunu kuşluk vaktinin girmesi durumuna genellemiştir. Buradaki durumlarda da, yani ayırt edici uyarıcılarda, kişinin iradesi söz konusudur. Örneğimiz edimsel koşullanma örneği olduğundan mesele durum genellemesi meselesidir, yani o kafa karıştırıcı tabirle tepki genellemesidir.

Namaz örneğini beğenmediniz mi? Burada bilim yapıyoruz (ya da bilim diye elimize tutuşturulanlarla muasır medeniyetler seviyesine çıkmaya çalışıyoruz). Namaz niyaz deyince uğursuzluk geleceğine inananlar bu batıl inançlarını bir kenara bırakıp da gelsinler. KPSS tarih kitabıma göre Kemal Paşa'nın laiklik ilkesinin aleni hedeflerinden biri de sosyal hayatta dinin etkisinin azaltılmasıdır, toplumsal alanda laikleşmektir. Laiklik toplumda din ve vicdan özgürlüğü sağlanması olduğuna göre... Bir hata oldu. Günübirlik tartışmaları sevmediğimi söylemiş miydim?

Tepki genellemesi için "bir durum birden fazla tepki ortaya çıkarmaktadır" gibi bir tanımla karşılaşabilirsiniz. Matematik dersinde çok çalışıp iyi bir not alan bir öğrencinin Fizik, Kimya ve Biyoloji derslerinde de çok çalışmaya başlaması yukarıdaki açıklamalarımıza göre tepki genellemesidir. Burada matematik dersi durumu başka derslere de genellenmiştir. Paragrafın başındaki tanıma göre düşünecek olursak öğrencinin matematik dersinden olumlu pekiştireç almasının fizik dersine çok çalışma, kimya dersine çok çalışma, biyoloji dersine çok çalışma tepkilerini ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Ancak bu tanım "bir pekiştireç (uyarıcı) birden fazla tepki ortaya çıkarmaktadır" şeklinde olsaydı da bizim edimsel koşullanmadaki "durum" tabirimizle karışmasaydı iyi olurdu.

Verilen bir örnekteki olayın klasik koşullanma mı edimsel koşullanma mı olduğunun çözülememesi, uyarıcı genellemesi ile tepki genellemsi arasında bir fark görülememesine neden olacaktır. Mesela az önceki örnekte dersleri birer uyarıcı olarak düşünürseniz öğrencinin Matematik dersi uyarıcısını ders olan diğer uyarıcılara genellediğini, dolayısıyla burada uyarıcı genellemesi olduğunu iddia edip hataya düşebilirsiniz; düşmeyiniz.

Tepki genellemesi, durum genellemesi olduğu için farklı durumlara öğrenmenin genellenmesidir de diyebiliriz. Mesela ders zili çaldığı halde sınıfa girmeyip bahçede oynamaya devam ettiği için öğretmeninden azar işiten bir çocuğun haftasonu gittiği sinemada filmin başlayacağını belirten zilin sesini duyar duymaz annesinin elini tutarak salona doğru koşmaya başlaması öğrenmenin genellenmesidir. Önce zil sesi sonra öğretmenin azarı geldiği için bu öğrenci klasik koşullanma ile artık zile korku tepkisi vermeye başlıyor değildir; belki de içten içe öyledir, bilmiyoruz. Bu örnekte önemli olan öğrenilmiş davranış, korku değil öğrencinin içeri girmesidir. Zil çalması ise sadece ayırt edici uyarıcıdır, davranışın yapılma zamanıdır. Bu öğrenci haftasonuna kadar her zil çaldığında içeri girme davranışı göstererek azar yemekten kurtulup olumsuz pekiştirmeyle davranışı pekiştirilmiş olabilir. Sinemada da azar yemekten çekinip olumsuz pekiştirme beklentisiyle içeri girmiştir.

Thorndike'ın tepki analojisi diye bir tabiri de kafa karıştırıcı olabilir. Tepki analojisi benzetme yoluyla tepkide bulunmadır. Bir davranışın öğrenildiği ortamın davranışın sergileneceği ortama mümkün olduğunca çok benzemesinin bu davranışı sergilemekteki başarıyı artırması tepki analojisidir. Ortam deyince akla gelen ilk şeyin ortamdaki uyarıcılar olması gerekir. Yaramaz çocuğun, içerisinde hiçbir uyarıcı bulunmayan ortama alınıp davranışları üzerinde düşünmesinin sağlanması olan ara verme yöntemini düşündüğünüzde ortam ile uyarıcılar arasındaki sıkı ilişkiyi göreceksiniz. Ayrıca Thorndike'ın Pavlov'un takipçisi olduğunu da hesaba kattığınızda tepki analojisinin klasik koşullanmadaki uyarıcı genellemesi olduğuna şüpheniz kalmayacak. Ortamların genellenmesine durumların genellemesi diyesi geliyor insanın. Hatta tepki analojisinin tepki genellemesi ile kesin sınırları olmayan örnekleri var. Ancak son kertede bunu uyarıcı genellemesi olarak kabul etmek kişinin kârına olup dünyasını kurtarabilir.

Birbirine karıştırılabilen terimlerden "uyarıcı genellemesi", "ikinci dereceden koşullanma", "tepki genellemesi", ve en son "tepki analojisi"ni anlattıktan sonra bunlara "duyusal ön koşullanma"yı ve "olumsuz tat koşullanması"nı da ekleyip bu yazıyı bitirmek istiyorum.

Köksöz ve ruhsuz olduklarından mı nedendir duyusal, duyuşsal ve duygusal kelimeleri karıştırılıp birbirinin yerine kullanılıyor, kullanılmamalıdır. Duyusal ön koşullanma adı üstündedir; bir koşullanma olayından önce beş duyu ile ilgili bir koşullanmayı kastettiği açıktır. Yani zil sesi ve ışık, asıl koşullanmadan önce birbiriyle ilişkilendirilmiştir. Önce zil sonra ışık vermekle tam bir koşullanma olduğu söylenemez lakin köpeği zil sesine salya tepkisi vermek üzere koşulladığınızda köpek artık ışığı gördüğünde de salya tepkisi vermeye başlayacaktır. Bu durumu açıklayan en iyi tabir duyusal ön koşullama olsa gerek.

Yaının başından beri salya akıtan köpeklerden bahsettikten sonra artık sizde köpek korkusu hasıl olsa ve bir zamanlar köpek beslediğini bildiğiniz bir adama da korku tepkisi vermeye başlasanız olay duyusal ön koşullanmadır. Ama eğer yarın komşunuzu bir köpek gezdirirken görüp artık bu komşunuzdan korkmaya başlasanız olay ikinci derece koşullanmadır. Çünkü siz bir sebepten ötürü köpekten korkmaya başlamışsınız, daha sonra köpekten ötürü komşunuzdan korkmaya başlamışsınız. Dıdının dıdısı yani. Bu örneklerin genelleme ile alakası yok. Olaylar klasik koşullanma çerçevesinde gerçekleştiği için tepki genellemesini eleyin bir kere. Uyarıcı genellemesi olması için ise uyarıcıların az çok benzer olması lazım. Bir adamı köpeğe benzetip de korkma tepkisi verseniz mesela...

Bazı çevreler bir de Garcia etkisini işin içine katıp ortalığı bulandırıyor. Garcia etkisi, olumsuz tat koşullanmasıdır. Bir fare içtiği plastik kokulu sudan zehirlense bir daha plastik kokulu kaptan su içmez, çünkü ölmüştür. Bu farenin sadece karın ağrısıyla olayı atlattığını farzedersek bu fare bir daha plastik kokulu suya yanaşmayacaktır. Garcia'nın yaptığı deneyler bunun üzerinedir. Klasik koşullanmada iki uyarıcının kısa zaman aralığıyla verilmesi gerekiyordu ancak Garcia'nın deneylerinde karın ağrısı yaşayan hayvan sekiz saat önce içtiği plastik kokulu suya karşı koşullanıyor. Hastalık ve rahatsızlıkla ilişkilendirilemeyen olaylar Garcia etkisi değildir. Aksi halde buraya kadar anlattıklarımızın hepsi Garcia etkisi olmuş olur. Namazı niyazı duyunca hazımsızlık yaşama örneği bile.

Bu arada Watson'un en son ve en sık yapılma ilkesinin anatomisini de çözdüm galiba. Dine sövüp sayma zikirlerini (tekrar ilkesi) tamamlayan bir kişi bu hal üzere kaldığında (sonunculuk ilkesi) şu kısır döngüye girmektedir: Namazı niyazı duyunca hipertansiyon yaşama, böylece Garcia etkisine maruz kalma, bundan sonra namaz niyaz duyduğunda daha fazla hipertansiyon ve bulantı yaşama, yeni bir Garcia etkisine girme... Ne demişti Watson: "En son ortaya konan tepkinin tekrar yapılma ihtimali daha fazladır." Bana kızmayın çünkü Watson'a göre her davranış uyarıcı tepki bağı içinde gerçekleştiğinden kişisel olarak davranışlarımızdan sorumlu olamayız. Gerçi ben katılmıyorum kendisine zira bizim irademizin olduğu muhakkaktır. İrademiz varsa davranışlarımızın hesabını vermeyecek de olamayız. O halde kızarsanız kızın.

1 Mart 2012 Perşembe

Asal Sayıların Oluşumu ve Özellikleri

Asal sayıların oluşumu ve özellikleri. Biraz garip bir tabir ama bu tabir bir öğrenciye verilen performans ödevinin konusu. Öğrenci bu konuyu araştıracak, tarayacak, okuyup anlayacak ve nihayetinde bu başlığa uygun bir makale ortaya koyacak. Yahud tanıdıklara haber verilecek ve civarda matematikten anlayan birini arayacaklar. Meseleyi eğitim sistemini de sorgulayın demeye getirmek isterdim ama uğraşmaya değer bulmuyorum.

Asal sayıların oluşumu ve özellikleri hakkında hazırlamış olduğum makaleyi bu konuda ödev arayan velilerin istifadesine sunuyorum. Her cümlenin kesinlikle doğru olduğuna garanti veremem ama bir hata varsa da sıradan bir matematik öğretmeninin didik didik araştımasıyla farkedemeyeceği kadar küçük olmalı. Buradan indirebilirsiniz. Çocuklar sokakta oynasınlar diye.


Asal sayıların Yapısı
Asal sayılar yalnız ve yalnız iki pozitif tamsayı böleni olan doğal sayılardır. Asal sayılar, sadece kendisi ve 1 sayısına bölünebilen 1'den büyük pozitif tam sayılar biçiminde de tanımlanabilir. Buna göre en küçük asal sayı 2dir. 2den sonra gelen asal sayılar 3, 5 ,7,.. şeklinde devam eder. 2nin dışında çift asal sayı yoktur. Olsaydı zaten kendisinden ve 1 sayısından başka 2 ile bölünmüş olacaktı. Binden küçük 168 asal sayı vardır ve şunlardır:
2, 3, 5, 7, 11, 13, 17, 19, 23, 29, 31, 37, 41, 43, 47, 53, 59, 61, 67, 71, 73, 79, 83, 89, 97, 101, 103, 107, 109, 113, 127, 131, 137, 139, 149, 151, 157, 163, 167, 173, 179, 181, 191, 193, 197, 199, 211, 223, 227, 229, 233, 239, 241, 251, 257, 263, 269, 271, 277, 281, 283, 293, 307, 311, 313, 317, 331, 337, 347, 349, 353, 359, 367, 373, 379, 383, 389, 397, 401, 409, 419, 421, 431, 433, 439, 443, 449, 457, 461, 463, 467, 479, 487, 491, 499, 503, 509, 521, 523, 541, 547, 557, 563, 569, 571, 577, 587, 593, 599, 601, 607, 613, 617, 619, 631, 641, 643, 647, 653, 659, 661, 673, 677, 683, 691, 701, 709, 719, 727, 733, 739, 743, 751, 757, 761, 769, 773, 787, 797, 809, 811, 821, 823, 827, 829, 839, 853, 857, 859, 863, 877, 881, 883, 887, 907, 911, 919, 929, 937, 941, 947, 953, 967, 971, 977, 983, 991, 997
Bir sayının asal olmadığını ispat etmek için onun birden büyük ve kendisinden başka bir tamsayıya bölündüğünü göstermek kâfidir. Mesela 144 sayısının 2 ile bölündüğünü biliyoruz. Ancak bir sayının, mesela 143 sayısının, asal olduğunu ispat etmek için 2’den başlayıp 143’e kadar bütün sayıları denemek ve onun hiçbiriyle bölünemediğini göstermek gerekir.

Bir sayının asal olduğunu turnusol kâğıdı gibi gösteren bir formül bulunamamıştır fakat 2’den başlayıp 143’e kadar da bütün sayıları denemenin gerek olmadığını sadece belli sayıların denenmesinin yeterli olduğunu gösteren teoriler geliştirilmiştir. Bu teorilere göre 143’e kadar değil sadece 143’ün kareköküne kadar olan sayıların ve hatta bunların da sadece asal olanlarının 143’ü bölmediği gösterilse 143 sayısının asal olduğu söylenebilir.

Sırayla 2, 3, 5, 7 ve 11 sayılarının 143’ü bölüp bölmediğine bakıldığında 11’in bu sayıyı böldüğü, 143 = 11 x 13 olduğu ve 143’ün asal olmadığı bulunur. Sayılar büyüdükçe onların asal olduğunu göstermek zorlaşır. Mesela 32416190071 sayısının asal olduğunu göstermek bir insanın birkaç saatini alabilir. Sayılar büyüdükçe bilgisayarların bile birkaç haftada test etmeyi bitiremeyeceği bir hal alır. Mesela 300 basamaklı bir asal sayı şöyledir:
303956878386401977405765866929034577458793993314348263094772646453283062722701277632936616063144088173312372882677123879538709400158306567338328279154499698366071906766440037074217117805690872792848149112022286332144876183376326512083574821647933992961249917319836219304274280243803104015000563790123
Asal Sayıların Çeşitleri
Asal sayıların tarihi matematiğin tarihi kadar eskidir. Eski Mısır’ın dahi asal sayılardan haberdar olduğuna dair işaretler vardır. Daha sonra gelen Eski Yunan’da ise asal sayılar hakkında çalışmalar yapıldığına dair kesin kanıtlar vardır. Mesela M.Ö. 300 yıllarında Öklid’in asal sayıların sonsuz olduğunu ispat ettiği “Elements” kitabı günümüze ulaşmıştır. M.S. 3. Yüzyılda ortaya çıkan “Chinese Remainder Theorem” de asal sayılarla ilişkilidir ama doğrudan asal sayılar hakkında yapılan çalışmaları düşünürsek Öklid’den sonra ise 17. yüzyıla kadar bu konuda önemli bir gelişme olmadığı söylenebilir.

Son yüzyıllarda ise bir sayının asal olup olmadığını anlamak, asal sayıların tümünü bir formüle oturtmak veya bazı asal sayıları üreten bir formül bulmak matematikçilerin uğraşları arasına girmiştir. 17. Yüzyılda Fermat 22n+1 şeklindeki bütün sayıların asal olduğunu iddia etti ve n yerine 1, 2, 3, 4 yazınca formül tutuyordu. Ancak n yerine 5 yazıldığında elde edilen 232 + 1 sayısının 641 ile bölündüğünü farketmedi. Fermat’ın iddiası yanlış da çıksa asal sayılar konusuna bir katkısı olduğu için 22n+1 şeklindeki sayılara Fermat sayısı adı verildi. Çok sonraları Euler, ilk dört Fermat sayısından sonra gelen Fermat sayılarının hiçbirinin asal olmadığını ispat etti.

Yine 17. Yüzyılda Fransız rahip Marin Mersenne de p asal sayı olmak üzere 2p – 1 şeklindeki sayıları inceledi. Bu sayılardan önemli bir kısmı asal çıkıyordu. Asal sayıların bir formülünü bulmada önemli bir adım olduğu için bu sayılara Mersenne sayıları adı verildi. Asal olanlarına da doğal olarak Mersenne asal sayıları dendi.

Şu ana kadar asal sayı üretmek için bir formül bulunabilmiş değil. Hatta polinom şeklinde bir formül bulunamayacağı bile ispat edilmiş durumda. Bilgisayarlar hızlandıkça deneme yanılma yoluyla yeni asal sayılar keşfediliyor. Yalnız bu denemelerde her sayı incelenmeyip asal sayı olma ihtimali yüksek olanlara bakılıyor. Mersenne sayıları da bu noktada oldukça yardımcı. Aşağıdaki tabloda yıllara göre kaç basamaklı Mersenne asal sayısının keşfedildiği gösteriliyor. Bilgisayarların yeni yeni çıkmaya başladığı zamanlarda bulunan 100 basamaklı sayılar bir tanesi bile günlük hayatta kullandığımız sayılardan epey büyük.
Mersenne sayılarından başka n doğal sayı olmak üzere n!-1 şeklindeki sayılardan da asal sayı aranmaktadır. Bu şekle uyan asal sayılara da faktöriyel asal sayı denmektedir.

Asal Sayıların Önemi
Asal sayıların matematikçiler için neden önemli olduğu hırs, başarma tutkusu ve tarihe adını yazmakla açıklanabilir. Günümüzde ise asal sayı devletler ve bankalar için bir güç yarışına dönmüştür. Asal sayı, şifreleme biliminin temelidir. Bir şifre de deneme yanılma yoluyla eninde sonunda çözülebilir. En büyük asal sayıyı bulma yarışı ise o asal sayı kullanılarak yapılan şifrelemeyi çözme süresini uzatmaya yaramaktadır. Mesela günümüzün bilgisayarları ile on yılda kırılabilecek bir şifre yeni nesil bilgisayarlar ile bir haftada kırılabilir. Bu yüzden bilgisayarların işlem hızı arttıkça daha büyük asal sayılar bulmak gerekmektedir. Zaten bilgisayarlar hızlandıkça bu gereken büyük sayılar bulunmaktadır. Şu da var ki, elde ne kadar çok asal sayı olursa karşıdakinin şifresini çözmesi de o kadar kolay olur. Mesela yüzüncü basamağa kadar bütün asal sayıları bilen birisi için on basamaklı bir asal sayı ile şifrelenmiş bir şifreyi çözmek zor olmayacaktır. Elindeki tabloya bakarak hiç uğraşmadan cevabı söyleyiverecektir.

Kaynaklar
  • http://www.forumdas.net/matematik/asal-sayilarin-olusumu-cesitleri-hakkinda-bilgi-116761/
  • http://tr.wikipedia.org/wiki/Asal_say%C4%B1lar
  • http://ikokmen.blogcu.com/asal-sayilarin-olusumu-ve-cesitleri/4361694
  • http://en.wikipedia.org/wiki/Prime_number
  • http://en.wikipedia.org/wiki/Mersenne_prime
  • http://www.bigprimes.net/archive/prime/14000000/
  • http://www.math.com/students/calculators/source/prime-number.htm http://primes.utm.edu/largest.html
  • http://en.wikipedia.org/wiki/Mersenne_prime

6 Ekim 2011 Perşembe

Anket Dolandırıcılığı

Böyle saçma bir konuyla ne kendimi ne de okuyacak kişiyi meşgul etmek isterdim ne de blogumda böyle konunun kalabalık etmesini isterdim. Ama problem sadece bir firma değil, bir dünyagörüşü. Kıymetli okuyucu, vaktin kıymetliyse okuma.

Sikayetvar.com ilk çıktığında sevinerek karşıladığım bir siteydi. Belki o zamanlar kaliteli bir hizmet sunuyordu. Kâr amacı gütmüyor diye orda burda tanıtımını yapıyor, gurur duyarak bahsediyorduk. Bir gün ŞikayetVar anket çalışmamız olacak deyince de büyük bir güvenle hemen kabul ettim. İnternetteki anket siteleri dolandırırdı ama şimdi ŞikayetVar kalitesi dedim. Birinci anket, ikinci anket derken bir terslik olduğunu farkettim. Anketle para kazanmak mümkün değildi. Bu da bir dolandırıcılıktı. Anket uygulamasından çıkmak için ŞikayetVar'da bir düğme aradım, bulamadım. Hiç uğraşmayayım, ŞikayetVar'dan üyeliğimi tamamen sileyim dedim bari bunun düğmesi varken dedim.

Üyeliğim dört aydır silinmemişti. ŞikayetVar'dan anket mailleri gelmeye ve geldikçe de sinir bozmaya devam ediyordu. Spam olarak işaretlesem ben kafamı dinleyeceğim ama dolandırıcılık yüzsüz yüzsüz devam edecekti. Dolandırıcılığı hem millet bilsin, hem de bu mailler bir son bulsun dedim ve ŞikayetVar Anket'i 29 Temmuz 2010 tarihinde sikayetvar.com'a şikayet ettim. İlk ve tek şikayetimin metni şöyle:
Sikayetvar Anket dolandırıyor
sikayetvar.com sitesinin anket uygulamasına vaat ettikleri gibi para kazanırım ümidiyle katılmıştım. Ancak kandırmaca olduğunu farkettim. Anket maili geldikten bir saat sonra belirlenen katılımcı sayısına ulaşıldı diye ankete kabul edilmiyorum. Ankete kaç kişinin alındığı belli değil. 10.000 katılımcıdan 100 tanesi ankete alınsa güvenilir bir anket çıkar herhalde. 10.000 kişiyi kullanıp 100 kişiye anket katılım parası ödemeyi etik bulmuyorum.

Anketlerden elde edilen paranın hesaba yatması için belli bir miktar para toplamanız gerekiyor. Ayrıntıları hiçbir yerde yazmıyor ama aklımda 20 lira olarak kalmış. 20 lirayı toplayabilmek için 20 kuruşluk 100 anket doldurmak gerekiyor. Ortalama 10 günde bir anket açıldığını hesaba katarsak 100 anket 1000 günde yani 2,5 yıldan fazla bir sürede tamamlanabiliyor. Bu hesap açılan her ankete katılabileceğimiz varsayılarak yapıldı. 2 anketten birine katılabilsek 20 lirayı almak 5 yıldan fazla sürecek. Ama 10 anketten birine bile katılamıyoruz.

Bu hesap üzerine artık "yeni anket var" maili gelmesin diye sikayetvar.com sitesinin Anket uygulamasından çıkmak için bir link aradım. Hiçbir ayar hiç bir ayrıntı yok. Sitenin tümünden üyeliğimi silmek için üyeliği iptal ettim. "yeni anket var" mailleri gelmeye devam ediyor. Meğer üyelik iptal başvurum alınmış ve dört aydır öyle bekliyor.

Artık anket maili gelmesini istemiyorum.
Bir ay sonra şikayetiniz işleme konuldu diye yazmışlar:
Şikayetiniz Dikkate Alınmıştır
Sayın kullanıcımız,
Şikayetiniz dikkate alınmıştır. Gerekli değerlendirme ve düzenlemeler gerçekleştirilecektir.
Saygılarımızla
Sikayetvar.com
Ve aynı açıklamayla şikayetimi reddetmişler. Anlayacağınız şikayet hiç yayınlanmadı. Şikayetimin üzerinden 14 ay geçmiş, hala anket mailleri geliyor. Üyelik iptali talebim de on sekizinci ayını dolduruyor.

Değerli okuyucu, aklın varsa anket uygulamalarına itibar etme. Yukarıdaki şikayette teorik olarak bir hesap yapmıştım. Aradan geçen bir sene bu hesabı doğruladı. ŞikayetVar Anket'te ilk anketin yüklendiği 06 Nisan 2010 tarihinden bugün 6 Ekim 2011 tarihine kadar geçen 18 ay süre içerisinde toplam 12 anket hazırlanmış. İlk 11 anketin ücretleri anketler kısa olduğu için 0,40 TLnin altındaydı. Sonuncusu uzun olduğu için ücreti 0,40 TL. Hadi hepsi en yüksek fiyat 0,50 TLden olsun ve farzedin ki her ankete katılabildim. Bu 18 ay, yani bir buçuk yılda ancak 6 TL toplayabilmiş olurum. Bu hesapla paranın 20 TLye ulaşıp hesabıma yatabilmesi için de yaklaşık 5 yıl anket işiyle uğraşıyor olmam gerekecek. Bu da aylık 30 kuruş falan ediyor. İki ayda bir ekmek parası çıkarırsınız belki.

Şimdiye kadar 0,50 TLden bir anket bile açılmadığını ve anketlerin yarısına bile katılmanın zor olduğunu hesaba katarsanız akıllı adamın yapacağı iş değil. Gidin hamallık yapın daha iyi.

Sadece anket değil, şikayet ve çözüm mekanizması da insanı aptal yerine koyuyor. Müşteri dostu firmalar listesinden bankaların ve kodaman şirketlerin eksik olmaması ŞikayetVar'ın nasıl bir dönüşüm geçirdiğini göstermeye yeter. Bir banka şikayeti... Sonuç gülen bir baloncuk ve altında çözüldü işareti. Yalan! Utanmadan şöyle çözdük diye yazmışlar:
Sayın ***'in şikayeti hakkında ,
Müşterimize konu hakkında email ile detaylı bilgilendirme yapılmıştır.
Saygılarımızla,
*** BANKASI A.Ş .
HAKLI MÜŞTERİ HATTI
444 0 338
Bu bankanın incelediğim bütün şikayetleri böyle çözülmüş. Bir tane de bir GSM şebekesinin garip çözüm yönteminden örnek verelim. Şikayet oldukça basit ve açık:
*** Kocaeli'de Çekmiyor!
Yeni taşındığımız yerde İzmit'in göbeğinde telefonum çekmiyor. Sürekli cam kenarında tutmak zorundayım ve konuşurken sürekli telefon kesiliyor.
Şikayet kaydı oluşturmama rağmen hiçbir değişiklik yok.
Çözüm ise dalga geçer gibi:
Sayın Yetkili,
İlgili kayıtta yer alan konunun çözümlenmesi ve müşteri memnuniyetinin sağlanması açısından gerekli tüm inceleme ve işlemler yapılmıştır. Müşterimiz 05.10.2011 tarihinde aranmış, ancak kendisine ulaşılamamıştır. Müşterimize ulaşılamadığı ve *** Müşteri Hizmetleri’mizi arayarak konu ile ilgili detaylı bilgi alabileceğine dair kısa mesaj gönderilmiştir.
Müşterilerimiz her türlü talep ve soruları için *** ** ** numaralı *** Müşteri Hizmetleri'mizi haftanın 7 günü 24 saat arayabilir.
Saygılarımızla,
*** İletişim Hizmetleri A.Ş.
Müşteri Hizmetleri
Adam telefonunun çekmediğinden bahsetmiş zaten. Bir kısa mesaj göndererek Kocaeli'de çekmeye başlayan GSM şebekesini tebrik ediyoruz, ŞikayetVar yetkililerini de. Bir şikayet kaydı oluşturarak anında Kocaeli'ne baz istasyonu dikilmesini bekleyen adamı da, bu saçmalığı yazan kendimi de, bunu okuyanı da tebrik ediyorum.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Açılırsa Eski Defterler

Bilgi Enflasyonu
Bir günü, bir haftayı, hatta bir ayı işgal edip sonra sönüp giden olaylar... Birkaç senedir pek takip ettiğim meseleler değildir. Eskimeyen bilgilerin peşindeyim. Niye hala Aristo’yu okuduğumuzu düşünüyorum. Modası çabucak geçen bir şeye emek vermek çok mantıklı gelmiyor bana. Ama bir şehrin günlük hava durumunu her gün takip etmesek de iklimini bilmek gerekir. Çok tartışılan bir dizinin üzerinden ortamın bir analizini yapmaya, günü kurtarmanın doğasını, tarafsızlık adına girişilen tarafgirliği, kendini okuryazar sananın cehaletini, modernleşme yolunda edepsizleşmeyi ve sorgulamaya nerden başlanacağını sorgulamak için bu makaleyi yazıyorum.

Siyasilerin, dernek başkanlarının, yapımcıların, futbolcuların basına yansıyan günlük tartışmalarının bazen nasıl kızıştığına hayret ederim. Öyle bir üstünlük savaşı ki herkes günün galibi olmak ve günü kurtarmak için olağanüstü bir çaba harcıyor. Birisi haksız çıkarsa yeni bir iddia ile bu örtülüyor. Günün galibi ve mağlubu hakkında yazılıp çizilenler bir hafta sonra okunamayacak kadar eskiyor. Bir günün gündemi en çok meşgul eden olayları ve en hararetli tartışmaları bir hafta sonra hafızalardan siliniyor.

İddia ile İddiayı Örtmek
İşte böyleydi Muhteşem Yüzyıl dizisinin tartışmaları. Şimdi internette arasanız bulamazsınız olayların akışını. Kim niye itiraz etmiş ve kim nasıl cevap vermiş. Yerlerinde "Muhteşem Yüzyıl izle, son bölüm, fragman, dizi izle, HD, divx, şu sahnesi bu sahnesi" sonuçları esiyordur. Tarihe not olsun diye tartışmaları burada bir bir aktaracaktım ki zaten değersiz olan bir yazıyı iyice değersizleştirir diye vazgeçtim. Ama genel olarak vicdan sahiplerinin itirazları tuhaf iddialarla bastırılmıştı.

Konuşmak, haklı çıkmak için yeter sebep olmuş. Doğru ya da yanlış olduğunun bir önemi kalmamış. Söylentiler ve iftiralar ile masum insanların halk nazarında nasıl suçlu ilan edildiğini gördük. “İddialar asılsız!” diye başlayıp “hakkımızı arayacağız”, “baskı rejimini yıkacağız”, “özgürlük istiyoruz”, “İran mı oluyoruz” diye devam edip bilerek veya bilmeyerek zeytinyağı gibi su üstüne çıkma yöntemlerini de müşahede ediyoruz. Yeter ki konuş da tarafsız basın tarafsızlığını bozmadan söyleyemediği şeyleri seni söyledi diye tarafsız olarak verebilsin. Hem aran iyiyse basın sana sahip çıkar ve günün galibi sen olursun.

Günün galibiyetine oynayan siyasiler, dernek başkanları, yapımcılar ve futbolcular yalnız değil. Onlarla aynı fikri savunanlar basında, klavyede, kürsüde renklerini belli ediyor. “Basında güven”, “Tarafsız haber” gibi sloganlarla ortaya çıkan basının tarafsızlığını tartışmaya lüzum yok. Klavyeye gelince, cahilin eline klavye geçmeyegörsün.

Cahilin Mantığı
Kendinde olanla başkasını suçlama, açık konuşup tartışmanın hedef haline gelmekten “anlamak zor” deyip imada bulunarak sıyrılma, aşırı övme ve aşırı yerme ile inandırıcılık kazanma, kendi fikrini tek gerçek gibi gösterme, soru sorarak fikir beyan etme, milleti kötüleme, dengi olmayan birine çatma, kendini tarafsız gibi gösterme… Bir haberin altına yazılmış ve eskiyen tartışmaların eskimeyen üsluplarından bazılarını içeren şu üç yorum dikkatimi çekti:


İlk yorumcu ile ikinci yorumcu, bir tarihçi edasıyla dizinin gerçekler olduğunu, bu gerçeklerin gün yüzüne çıkması gerektiğini, ancak halkın bundan rahatsız olduğunu yazmış. Üçüncü yorumcu ise arkadaşlarına dizidekilerin gerçekler olduğunu nereden bildiğini sormak yerine haberle de alakası olmayan koskoca bakana (muhtemelen Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf) sormuş haremin nasıl olmadığını nereden bildiğini.

Ben tarafsızlık adına girilen bu çelişkiyi anlamıyorum. Üçüncü yorumcu tarafsızmış gibi gerçeğin ortaya çıkması için “nerden biliyorsunuz” diye arkadaşlarına çatacağına gitmiş bakana çatmış. Yorumcunun aklında bir “gerçek harem” imajı yoksa eğer koskoca bakana karşı çıkması, Amerika’nın keşfi hakkında hiçbir fikri olmayan bir öğrencinin tarih öğretmenine “sen o gemide miydin ki bana bunun tarihini söylüyorsun” demesi gibi abes olur. O halde yorumcunun aklında ya dizidekine uyan ya da dizidekine aykırı bir “gerçek harem” imajı vardır. Eğer dizidekine aykırı bir “gerçek harem” imajı varsa bakanla aynı görüşe sahip olacağından bakana karşı çıkması kendine karşı çıkması demek olur. Eğer aklında dizidekine uygun bir “gerçek harem” imajı varsa da önce “Ben haremde bulundum mu ki dizinin gerçeği yansıttığını düşünebiliyorum?” diye kendisine sorması gerekir.

Alvarlı Efe Hazretleri'nin nasihatının manasını şimdi daha iyi anlıyorum. Onun nasihatini burada hatırlatıp eskiyen tartışmaların eskimeyen üsluplarını incelemeye devam edeyim:
Konuşma cahil-i nadan ile gel ehl-i irfan ol
Hakir ol alem-i zahirde sen ma'nada sultan ol
Gerçek Peşinde Gerçekten Uzaklaşmak
Bir çelişki de gerçeğin ortaya çıkmasını isteyen bu yorumcuların dizinin gerçekten uzaklaştırdığını fark edememeleri. RTÜK’ün uyarı cezasına muhalefet eden tek üye olan Hülya Alp dahi bu dramanın "görüntülü tarih dersi" olarak algılanmasına da gerek bulunmadığını belirtti. Eğlence için yapılmış bir diziden beklenen, bir tarih dersi olması değil sabahtan akşama kadar işiyle ve dün akşamki dizinin muhabbetiyle meşgul olup evine gelen insanları akşamdan sabaha kadar da yeni bölümle oyalaması, eğlendirmesidir. Böyle bir dizi, bir zevk-i süflî nin dalâletten neş'et eden ruhun ızdırabatına bulduğu tek bir ilâcıdır.

İkinci yorumcunun demesi gibi kafasını kuma, televizyona, eğlenceye gömerek yaşayan için gerçekleri görmek ağır geliyor. Kimisi dinden sorulduğunda kaçacak delik, arkasına saklanacak bir bahane arıyor. Başörtüsü dini hatırlatıyor diye hayattan silmeye çalışıyor, cahil kadınlar örter imajı veriyor. Hatta dünyanın faniliğini hatırlatıp pazarlamaya ket vuruyor diye gözden kaçmadıkça hiçbir reklamda kapalı kadın göstermiyor. Dükkânda, işyerinde, arabada, otobüste, sokakta, caddede oyalasın diye müziğini açıp dinliyor. Ancak Bediüzzaman ne güzel söylemiş:
İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. (Tarihçe-i Hayat, s. 80)
İnsanın kendi ölümünü hatırlaması nefsine hoş gelmez ve ölüm sonrası, haşir ve hesap kelimelerini duymak istemez. Gerçekleri öğrenmek ve yaymak isterse yapar. Ama birinci yorumcunun demesi gibi halkın hayati gerçekleri öğrenmesi niye bazılarını rahatsız eder? Yeri gelmişken hatırlatma olsun diye işte ölüm hakikati:
Risale-i Nur'dan Gençlik Rehberi'nin güzelce izah ettiği gibi, ölüm o kadar kat'î ve zahirdir ki; bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishane nasılki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir. Öyle de: Bu zemin yüzü dahi, acele hareket eden kafilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var. İşte bu dehşetli hakikatın muammasını Risale-i Nur hall ve keşfetmiş. Bir kısacık hülâsası şudur:

Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes'elesidir. Evet çaresi var ve Risale-i Nur Kur'anın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat'î isbat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:

Ölüm ya i'dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.

Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikatı "Gençlik Rehberi" bir temsil ile isbat etmiş. (Asa-yı Musa, s. 13)
Sıra Kürsüde
Birinci yorumcu halkın tarihi gerçekleri öğrenmesinin bazılarını rahatsız etmesini anlayamamaktan şikâyet ededursun, ben bu iki çelişkiye kafa yorup anlamaya çalışayım derken Illinois State Üniversitesi'nde edebiyat ve sinemada Doğu medeniyetlerinin resmedilmesi üzerine ders veren, doktora çalışmasıyla dünyaca ünlü Smithsonian Enstitüsü'ne kabul edilen en genç akademisyenlerden olan Beyazıt Akman, Batı'nın harem fantezilerinin bizzat kendi insanımız tarafından tarihsel gerçeklik olarak alınmasına bir anlam verememiş. Herkesin anlayamadığı şey de kendine göre demek ki.

Bir kürsü sahibinden bahsetmişken günün galibiyetine oynayan siyasiler, dernek başkanları, yapımcılar ve futbolcularla aynı fikri savunan klavye sahiplerinden kürsü sahiplerine geçelim. Türkiye’nin en büyük tarihçilerinden kabul edilen İlber Ortaylı bu tartışmalarda her iki kesime referans olmuş. Mesela Gültekin Avcı, bahsi geçen diziyi eleştirdiği bir yazısında İlber Ortaylı’dan alıntı yapmış:
İlber Ortaylı'nın bir cevabı geldi aklıma. Sanırım İstanbul Kanatlarımın Altında filmiyle ilgili konuşuyordu. "Ben sanatçıyım, tarihe uymak zorunda değilim falan diyorlar, ama saçmalamak zorunda hiç değilsiniz" demişti hoca.
Muhteşem Yüzyıl hayranları da İlber Ortaylı’nın bahsi geçen dizi ile ilgili açıklamasını paylaşmışlar her yerde:
Daha iki parçası gösterilen bir dizi için kıyametin erken koparıldığı kanaatindeyim, hele mevki sahiplerinin bu biçimde film tenkit etmelerini pek uygun bulmayanlardanım. Filmin kusurlarını, zayıflıklarını ve maksadı aşan hücumları bir tarafa bırakalım.
Ancak böyle bir açıklamayı, 2006 yılının sonunda basılan Son İmparatorluk kitabında şunları söyleyen birinden beklemezdim doğrusu:
Harem eğlencelik bir yer değildir, her şeyden önce bir evdir. Hiç değilse her ailenin evi kadar saygı gösterilmesi gerekir. Topkapı Sarayı'nın Harem dairesi önceden öğrenerek sessizce ve edeple gezilecek bir yer olmalıdır. (Son İmparatorluk Osmanlı, s. 79)
Saltanat sütten çıkmış ak kaşıktır veya değildir, oğlunu öldürtmüştür veya öldürtmemiştir, tarihteki devlet adamlarını çok yüce görürüz veya görmeyiz, harem şöyledir veya böyledir diye devam eden tartışmalar edeple çekilip edeple sunulan bir dizi ile de devam edebilirdi. Dogma olduğu düşünülen bir tarih anlayışına daha edepli bir şekilde de meydan okunabilirdi. Ancak o zaman hoşgörüden bahsedilebilir. Bu haliyle dizide Kanuni'nin İbrahim Paşa ile bakışıp göz kırpması bile eşcinsellik şeklinde yorumlanabildi. Balık baştan kokar derler. Dizinin emanet edildiği yapımcının ciddiyetsizliğini varın siz tartın:
Banu Güven: Dizide içki içildiği konusunda eleştiriler var.
Meral Okay: Hayır ama içilmiyor. Şerbet ikramı yapılıyor. Kanuni de şerbet içiyor.
Banu Güven: Tarihçiler içtiklerini söylüyor aslında.
Meral Okay: Bizim Kanunimiz şu anda içki içmiyor. İleride canı çok sıkılırsa içer belki.
Yapımcıyı tartışıp bir hafta sonra okunamayacak satırlar yazmak yerine Mevlana’nın eskimeyen bir sözünü nakledeyim ve sonra her zaman taze olan edeb konusuna değineyim:
Suskunluğum asaletimdendir,
Her lafa verilecek bir cevabım var.
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye.
Edeb Ya Hu
Dizinin o kadar sorumsuz olmayan tarih danışmanı Doç. Dr. Erhan Afyoncu, tarihçi mesuliyeti var diye danışmanlık yapmaya başlamış. “Gayriahlâkî ilişkiler olsaydı, danışmanlık yapmazdım” diyor. O da bir ölçü, kötünün iyisi ama ben en azından İlber Ortaylı’nın edep anlayışında ısrar ediyorum. Dekor ve kostüme insanüstü bir çaba harcandığını söyleyen tarih danışmanımız, Hürrem Sultan’ın en azından şu portresini inceleyip edep noktasında bir gayrimüslimi bile utandıracak seviyede kostüm tasarlanmasının önüne geçseydi keşke:

Keşke harem ve kadın faktörünün çok fazla ön plana çıktığı eleştirilerine şöyle cevap vermeseydi:
Dizi sadece Kanuni dizisi değil. Öyle olsaydı adı “Muhteşem Süleyman” olurdu. Hürrem Sultan’la Kanuni’nin birlikte ele alındığı, aşklarının ve dönemin anlatıldığı bir dizi. Harem, o dönemin bir gerçeği.
“Aşk elbette olacak, ama Batı'nın harem fantezileri ile değil.” diyebilseydi. Bediüzzaman’ın Kur’andaki edeb ile Avrupa'dan tereşşuh etmiş hâzır edebiyatın yabanî edebini kıyaslarken yaptığı şu edebsizlenmiş edeb tasvirinde kendini tartsaydı:
Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlûfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz.

Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi karie ihtar eder. Zâhiren der: «Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz.»

Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefâhete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.
“Harem, o dönemin bir gerçeği” diye Hürrem Sultan ile Kanuni’nin özel hayatının tasvir edilmesinden çekinilmemesinden daha garip bir şey varsa o da böyle bir Muhteşem Yüzyıl’ın reytingde 40,5 izlenme payına ulaşmasıydı. Açıktan ne yayınlanırsa izlenir olmuş. Kolay gelinmedi bu günlere. Güven Adıgüzel, başta Arap dünyası, Türk cumhuriyetleri ve Balkanlar olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinin yoğun talebiyle oluşan “reel ticari piyasası”nın Türk dizilerinin yapımcılarının iştahlarını kabarttığını söylediği yerde şunu da söylüyor:
Bu bağlamda Fatmagül’le tecavüze doyan, Aşk-ı memnu’yla yürekleri titreyip, Yapmak Dökümü’yle kendine gelen necip Türk halkına erotizm soslu, tarih fonlu bir şeyler servis etmenin de tam zamanıydı. Kanuni’nin yarım asırlık padişahlık hayatı da ‘birini getirin de hele bir halvet olalım’ tadında geçip gitti zaten değil mi? Yapımcıyı tekrar tebrik ediyorum buradan.
İlerleyen Gerileme
Tarihe not düşülsün ki bir zamanlar böyle değildik. Dinci diye etiketlenmekten korkup ev dışında terk edilen “iyiliği emredip kötülükten alıkoymak” vazifesinin henüz ev içinde terk edilmediği zamanlar vardı. Çoluk çocuk izlenmezdi her şey. “Şeytanlar çıkmış gene” diye kapattırılırdı evin dedesi tarafından. Yasalardaki açıklar kollanıp RTÜK bir uyarı cezası verene kadar çocukların televizyon izleyeceği saatlerde olmadık dizilerin olmadık görüntülerinin defalarca reklamı yapılmazdı. 2010 yılındaki bir söyleşisinde Türkan Şoray, bir zamanlar yapımcının direttiği bir sahnesinden dolayı oynamayı reddettiği film için artık “devir değişti, genç olsaydım oynardım” diyebiliyor.


Birisi bu gidişatın varacağı yeri sezerek serzenişte bulunmuş. Ama ne cehalet... Atatürk’e peygamberlikle ilahlık arasında bir yer seçemeyen şairlerin şiirlerini okudum ama padişahlara peygamber muamelesi yapıldığını da ilk defa sözü geçen dizinin tartışmalarında duydum. Birçok kişi bahsedince kim bu “padişahlarına peygamber muamelesi yapan dinciler” diye de merak etmeye başladım. Atatürk’ü yere göğe sığdıramayan bütün antolojiyi değil ama numune olsun diye Edip Ayel’in şiirini burada verelim:
Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe
Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.
Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun
Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.
Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvi
Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvi
Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses
İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!
Yorumcunun Atatürk'ün dizisine de sıra gelir mi, gelirse ne olur diye sorgulaması güzel. Umarım samimiyetle sormuştur bu soruyu. Bu yazıda “Atatürk'ün dizisine de sıra gelir mi, gelirse ne olur” sorusunu incelemeye sıra geldiğinde umarım gocunmaz. Kendisini şu temsil ile test edebilir. Kimyacılar ve fizikçiler bir maddenin gerçek sıcaklığını bulmak için Celcius termometresinin gösterdiği değerden 273 çıkarırlar. Muhteşem Yüzyıl dizinin yapımcısı da Harem gerçeğini göstereceğiz diye kimyacı ve fizikçilere uymuş ve ahlâk termometresinde sıfır civarında gezmiş. Zaten sıfırın altında olan birinin dizisini gerçekleri göstereceğiz diye yapacak olsa vay halimize.

Muhteşem Yüzyıl dizisinden en çok rahatsız olanlar Hürrem Sultan’ın torunları olmalı. Annennesinin meşru hallerinin gayrimeşru görüntülerinin yayınlanması Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu’nun çok gücüne gitmiş. Kimin gitmez ki? Bir de pişkin pişkin “Beğenmiyorsan kendin dizi çek” diye cevap verilirse... Bana Minyeli Abdullah’ın maruz kaldığı durumu hatırlattı bu pişkinlik:
İşte dünya!.. İşte insan!.. Şurada karşıma bir ayı çıksaydı, beni bir pençede parçalar yerdi. Ne söverdi, ne döverdi, ne de inancımla alay ederdi. Şimdi kime gideyim, derdimi kime anlatayım, kimi şahit tutayım ve hangi adliyeden hakkımı isteyeyim?.. (Minyeli Abdullah, s. 28)
Şimdi kime gitsin Osmanoğlu? Kendi dizimizi çekeceğiz diyebilmişti. Şimdi ne Kanuni’den korkup dizi namına yapılan fuhşiyatı Kanuni’den korkusuna yüz yıl yasaklayan bir Fransa var, ne de şöyle bir ferman sahibi bir Kanuni var:
Ey Fransa Kralı Fransuva, Sefir-i kebirimden aldığım mazhara göre malumatım olduki, memleketinde dans namında ala mele-innas fuhşiyat ve Lubiyat yapıyormuşsun. İş bu name-i humayunum eline vusulunden itibaren bu melanet ve rezalete son vermediğin takdirde orduyu Humayunum ile gelip seni kahretmeye muktedir olurum. (Hammer)
Biz pek bilmeyiz bu fermanı ama Avrupalılar çok içerlemişler. Avrupalılaşma yolunda güzellik yarışmalarının resmi olarak ilki 1929 yılında Mustafa Kemal'in isteğiyle Cumhuriyet gazetesi tarafından tertib edilmiş. Daha sonra 1932 yılında Belçika'da yapılan yarışmada dünya güzeli, seçilen Türkiye temsilcisi Keriman Halis rezili için jüri başkanı şu ibretli konuşmayı yapmış:
Sayın jüri üyeleri! Bugün Avrupa'nın, Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslâmiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa Hıristiyanları bitirmiştir. Elbette Amerika'nın ve Rusya'nın hakkını inkar edemeyiz. Neticede bu Hıristiyanlığın zaferidir. Müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tâcı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış, yokmuş. Bu önemli değil. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz.

Bir zamanlar Fransa'da oynanan dansa müdahale eden Kanunî Sultan Süleyman'ın torunu işte mayo ve sütyen ile önümüzdedir. Kendisini bizlere beğendirmek istemektedir. Biz de bize uyan bu kızı beğendik. Müslümanların geleceğinin böyle olması temennisiyle Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa'nın zaferi için kaldıracağız. (Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu, s. 269)
Bununla yetinmeyip Kanuni’nin ve Hürrem Sultan’ın temsilini bir fuhşiyata alet ederek, Güven Adıgüzel’in tabiriyle en -rahatsız oryantalistlerin- bile artık takmadığı fantezi gözlüğünü takarak, bugün kendimizi kime beğendirmek istediğimiz sorulması gereken bir konu. Bu arada Cumhuriyet gazetesinin Keriman Halis’in dünya kraliçesi intihap edildiğini duyuran sayısının kapağında yer alan “Gazi Hz. Dün akşam İstanbul’a geldiler.” başlığı da kimin peygamber gibi görüldüğünü ve dogmaların yanlış yerden yıkılmaya başlandığını gösteriyor.

Cepheye Kim Koşar?
Bu dogmalar yıkılırken Atatürk’ün reytingi yüksek bir dizisinin çekilmesine ve o görüntülerin alışıldık dizi yayınıyla veya ansızın çıkmasına alışılmış reklamlarla evlere girmesine seyirci kalmak... Atatürk’ün hayatı anlatılırken şu sahnelerin televizyonda yayınlanması çocuğunun fiziksel, ruhsal ve ahlâki gelişimini önemseyen hiçbir Müslümanın hoşgörebileceği bir durum değildir:
Herif saraya kuruldu. Padişahların yapamadığı cümbüşü yaptı... Bu yaz da Dolmabahçe Sarayında binbir gece masalları gibi zevkler, fuhuşlar yapıldı. Bu sefer de seyr-ü sefain bir saç deniz hamamı yapmış. Mustafa Kemal ve avanesi onu Söğütlüye bağlayıp Marmara'ya açılıyorlar. Orda Mustafa Kemal ve şirket-i inhisariyye banyo yapıyorlar. Çırıl çıplak kadın erkek eğleniyorlar. Şu kahpe Bizans safa ve sefahati ile tarihte en meşhur bir devlettir. Bunlar bile eğlencenin bu nev'ini düşünememişlerdi, tarihte kaydı yok. Şu köhne Bizans o vakit görmediklerini de şimdi Mustafa Kemal'de gördü. Yaşasın cumhuriyet!.. (Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, İşaret yay. 3. cilt sf.357, 375)
Atatürk’ün reytingi yüksek dizisine gücenen bir torunu çıkmaz. Atatürk’ün yolundan gidenler de onun şu düşüncesine dayanarak diziyi din ve namus telâkkisini kaldırmak ile Atatürk’ün yüceliğini korumak terazisinde tartarak bir karara varırlar:
Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur. (Kazım Karabekir Anlatıyor, s. 83)
Atatürk hakkında çekilecek bir diziye karşı çıksa çıksa yine “padişahlarına insan değil de peygamber muamelesi yapan bu dinciler” diye yaftalanan samimi Müslümanlar karşı çıkar. Ahlâk buhranıyla yine Münyeli Abdullah gibileri mücadele eder. Abdullah’ın ağzını tıkasa ve kumarı, dansı, işreti, rüşveti, medeniyet görse Mısır gibi bir ülke ve böylece bin senedir vatansız yaşayan ve Allah’ın lânetine uğrayan Yahudilere mağlup olsa, harp günlerinin makbul kimseleri yine sulh günlerinin bu çilekeş adamları olur:
Ve harp sonunda samimi ve gerçek mü’minlerin düşman mermisiyle açılan yaralarını kartallar gagalarken; ister sosyalist ister komünist ve isterse İslamiyetten başka şu veya bu isim almış olsun, bütün bunlar birer harp zengini olmuş, kendi bozuklukları yetmiyormuş gibi halkı da bozmaya devam etmişlerdi. Bu gaflet ve dalâletin cezası umumî gelmiş ve Mısırlılar beğenmedikleri Yahudilerin bombaları altında can vermişler, sevdikleri mallarının imhasını görmüşlerdi. Şimdi biz cepheden kaçanlara değil, cepheye koşanlara bakalım. Ve insanı cepheye koşturan imanın esasını kavrayalım. (Minyeli Abdullah, s. 248)
Ve yine şu şiiri yazan Mehmet Akif gibileri besteler milli marşı:
Haya sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki heryerde
Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer o incecik perde
Vefa yok, ahde hürmet hiç, lafe-i bi medlul
Yalan raiç, hiyanet mültezem, heryerde hak meçhul
Ne tüyler ürperir ya rab, ne korkunç inkılab olmuş
Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Müslümanlar için Diplomatik Taltif

Tarih tekerrür ediyorsa eğer, siyaset icabı Müslümanları övücü sözler söylemek Napolyon'a has olamazdı. Ufuk açsın ve sorgulamak için cesaret versin diye Napolyon'un Mısır hikâyesini naklediyorum:

Napolyon, Atatürk, ObamaFransız ihtilalinde yıldızı parlayan Napolyon Bonapart, yerini sağlamlaştırabilmek için o devirde Osmanlı İmparatorluğu'na ait bulunan Mısır'ın işgali fikrini gündeme getirdi. İşgalden amaç, İngiltere'nin Hindistan yolu üzerindeki kontrolüne son verilmesi ve Mısır gibi zengin ve stratejik bir bölgenin Fransız kontrolü altına girmesiydi.

19 Mayıs 1798 sabahı Toulon'dan demir alan 600 gemilik Fransız donanması, taşıdığı 40 bin asker ile 1 Temmuz sabahı İskenderiye önlerine ulaştı. Napolyon, askerlerine yol boyunca “Mısır'ın halkı Müslüman'dır. İnançlarına ve âdetlerine hürmet edin” demişti.

Mısır valisi olan Ebubekir Paşa'nın, Fransız işgali karşısında yapacağı pek bir şey yoktu. Mısır, o dönemde resmen Osmanlı toprağı sayılıyordu ama asıl güç zaten ülkeye asırlardan beri hâkim olan Memlükler'in elindeydi.

Napolyon'un karaya çıktıktan sonraki ilk işi, gemide hazırlatmış olduğu Arapça bir beyannameyi halka duyurmak oldu. Beyannamede şöyle deniyordu:
Rahmân ve Rahîm Olan Allah'ın Adıyla. Allah'tan başka ilâh yoktur. O'nun bir oğlu olmadığı gibi mülkünde ortağı da yoktur. Özgürlük ve eşitlik ilkesi üzerine kurulu olan Fransız Cumhuriyeti adına, Fransız ordularının Başkumandanı General Bonaparte, uzun bir süredir Mısır üzerinde sulta kuran sancakların, Fransız topluluğuna karşı kötü ve aşağılayıcı bir şekilde davrandığını, tüccarlarına her tür eziyeti yaptığını, bundan dolayı da ceza vaktinin geldiğini bütün Mısır halkına ilan eder.

Ne yazıktır ki Gürcistan ve Çerkez dağlarından getirilen bu Memlükler, yeryüzünün en güzel beldesinde yüzyıllar boyunca fecr ü fesat içerisinde hareket etmişlerdir. Fakat âlemlerin Rabbi olan Allah, artık onların hükmünün sona ermesini takdir etmiştir.

Ey Mısırlılar! Size benim buraya dininizi ortadan kaldırmak için geldiğimi söylüyorlar. Bilin ki bu bir yalandır ve bu tür sözlere değer vermeyin. Onlara şunu söyleyin: Ben buraya sizin haklarınızı zalimlerin elinden almak için geldim ve ben Allahu Teala'ya Memlüklerden daha fazla kulluk eder, O'nun peygamberi Muhammed'e ve kitabı Kur'an-ı Kerim'e onlardan daha fazla hürmet ederim.

Onlara aynı zamanda şunu söyleyin: Allah katında bütün insanlar eşittir. Üstünlük ancak akıl, fazilet ve ilimledir. Fakat insanları üstün kılan bu akıl, fazilet ve ilimden Memlükler ne nasip almışlar ki bu dünyada hayatı tatlı kılan her şeye sadece onlar sahip olmak istiyorlar? Nerede mümbit bir toprak bulunsa, Memlükler el koyuyor. En güzel köleler, en iyi atlar, en güzel yurtlar hep Memlüklere ait oluyor. Eğer Mısır diyarı Memlüklerin mülkü ise, o zaman onlar da Allah'ın emrettiği vergiyi ödesinIer. Fakat âlemlerin Rabb'i insanlara karşı merhametli ve adildir. O'nun yardımıyla bu günden itibaren hiçbir Mısırlı önemli mevkilerden men edilmeyecek, onlar arasından akıllı, adil ve ilim sahibi kişiler kendi işlerini yönetecek ve böylece bütün halkın işleri adaletle yapılacaktır.

Eskiden Mısır topraklarında büyük şehirler, geniş kanallar ve canlı bir ticaret vardı. Bütün bunları yok eden, Memlüklerin hırs ve despotluğundan başka bir şey değildir.

Ey kadılar, şeyhler ve imamlar! Ey Şurbeciyya ahalisi! Halkınıza şunu söyleyin: Fransızlar da sadık Müslümanlardır ve bununla uyumlu olarak onlar Roma'yı işgal etmiş ve Hıristiyanları İslâm'a karşı savaş yapmak için kışkırtan Papalık merkezini yerle bir etmiştir. Daha sonra Fransızlar Malta Adası'na gittiler ve Müslümanlara karşı savaşmak için Tanrı'dan emir aldıklarına inanan şövalyeleri oradan kovdular. Dahası Fransızlar kendilerini her daim Osmanlı Sultanı'nın -Allah onun saltanatını daim kılsın- en sadık dostu, düşmanlarının en yaman düşmanı olarak ilan etmiştir. Buna karşılık Memlükler, Osmanlı Sultanı'na itaat etmemiş ve emirlerini yerine getirmemişlerdir. Aslında onlar kendi hırslarından başka hiçbir şeye itaat etmemişlerdir.

Hiç gecikmeden bizimle uyum içinde hareket edecek Mısırlılar için rahmet üstüne rahmet vardır; çünkü onların durumu hemen düzeltilecek ve mevkileri yükseltilecektir. Aynı zamanda evlerinde oturup iki düşmandan birinin tarafını tutmayan, fakat bizi yakından tanıyınca bütün kalpleriyle bize yardıma koşacak olanlar için de büyük nimetler vardır. Memlüklerle ittifak edip bize karşı savaşlarında onlara yardım edenleri ise büyük bir felaket beklemektedir; çünkü onlar hiçbir kaçış yolu bulamayacak ve onların hiçbir izi kalmayacaktır.

Birinci Madde: Fransız ordusunun geçtiği yerlere üç saat uzaklıktaki bütün köyler ordu komutanına, teslim olduklarını ve beyaz, mavi ve kırmızı renklerden oluşan Fransız bayrağını astıklarını söyleyen bir temsilci göndermekle mükelleftirler.

İkinci Madde: Fransız ordusuna karşı ayaklanan bütün köyler yakılacaktır.

Üçüncü Madde: Fransız ordusuna teslim olan bütün köyler Fransız bayrağını, ayrıca dostumuz Osmanlı Sultanı'nın -ilelebed yaşasın- bayrağını asmak zorundadır.

Dördüncü Madde: Her köyün önde gelen kişileri Memlüklere ait bütün mülk, ev ve diğer mal varlıklarını derhal mühürleyecek ve hiçbir şeyin kaybolmaması için azamı gayret gösterecektir.

Şeyhler, kadılar ve imamlar makamlarında durmalıdır. Böylece bütün ahali kendi evinde huzur içinde olacak ve camilerde namazlar adet olduğu üzere kılınmaya devam edecektir. Bütün Mısırlılar Memlüklerin iktidarını ortadan kaldırdığı için Allahu Teala'nın rahmet ve inayetine şükredecek ve yüksek bir sesle şöyle diyecektir: Allah Osmanlı Sultanı'nın şanını daim kılsın! Allah, Fransız ordusunun şanını muhafaza etsin! Allah, Memlüklere lanet etsin ve Mısır halkını ıslah etsin.

İskenderiyye Ordugâhı'nda, Fransa Cumhuriyeti'nin kuruluşunun (6. yılı olan) Messidor ayının 13. gününde, yani Hicrî (1213 yılının) Muharrem ayının sonunda (2 Temmuz 1798) kaleme alınmıştır.
Halkı yanına çeken Napolyon kısa sürede Memlükler'i mağlup etti ve 22 Temmuz'da Kahire'ye girdi. Mısır artık Fransızlar'ın elindeydi. Napolyon Kahire'de kaldığı sürece sık sık dini törenler yaptırdı ve böylelikle halkın direnişe kalkmamasını sağladı.

Napolyon, Mısırlılar'ı dini propagandayla kandırmıştı. Ama İngilizler Ebukir limanındaki Fransız donanmasını ani bir baskınla perişan edince işin rengi değişti. Fransızlar'ın anavatanlarıyla irtibatı kesildi. Osmanlılar da bu sırada Fransa'ya karşı silâhlı bir koalisyon kurmuşlardı.

Moriskoların Hazin Hikayesi

İbrahim Kalın, İslâm ve Batı kitabında Endülüslü Müslümanların maruz kaldıkları baskıyı ve gittikçe nasıl zayıfladıklarını şöyle anlatılıyor:
"Morisko", "Moor" kelimesinden bozma olup "Moritanya'dan gelenler" anlamıyla Kuzey Afrika'dan Güney İspanya'ya göç eden Müslüman Araplar ve Berberler için kullanılmaktaydı. Müslümanların ve Yahudilerin Güney Avrupa'dan zorla çıkartıldığı 1492 yılından sonra İspanya'da kalan Müslümanlara genel olarak Morisko adı verilmekteydi.

Güney İspanya'da yoğunlaşan Müslümanların var olma mücadelesi, 1609 yılına kadar devam etti. Endülüslü Müslümanlar, 1492 yılında üç tercihle karşı karşıyaydılar: Hicret, cebren Hıristiyanlığa geçme ve ölüm.

...

Fakat İspanyol yöneticiler, yarım milyonu aşan Müslüman nüfusun Güney Avrupa'yı bir anda boşaltmasının ekonomik ve dinî maliyetini sınırlamak için, göçü alabildiğine zorlaştırdılar. Göç eden Müslüman ailelerin önemli bir kısmı, göç yollarında haydutların saldırısına uğradı ve telef oldu. 1492'den sonra yüzyıllardır yaşadıkları topraklarda kalmaya karar veren Müslümanların iki alternatifi vardı: Direnmek yahut din değiştirmek. Bu Müslümanlar, tarihe "Morisko" adıyla geçtiler ve İslâm tarihinin en uzun ve zorlu varoluş mücadelesinden birini verdiler.

Oran Fetvası Güney İspanya'ya ulaşınca, Moriskolar takiyye yapmaya başladı.

...Takiyye stratejisinin Hıristiyan din adamlarını ikna etmediği anlaşılıyor.

...Zira 1609 yılına gelindiğinde, İspanyol kardinali bütün Moriskoların "şüpheli bir grup" olarak öldürülmesi yahut İspanya'dan sürülmesi için son fetvasını verir.

Moriskoların 1609 fermanından sonra bir topluluk olarak gittikçe zayıfladıklarını ve dinî - kültürel mânâda asimile olduklarını görüyoruz. Zira evlerin alt katlarında, çatı aralarında, Arapça harflerle yazılmış, birkaç ilmihal ve tarih kitabından ibaret de olsa, varlığını sürdüren İslâm, birkaç nesil sonra bütünüyle ortadan kalkacaktır.
Baskı görmeden zayıflayan günümüz gençliği halini sorgulasın diye...

13 Ocak 2011 Perşembe

Siyon Liderlerinin Protokolleri Üzerine

Fransa’da bulunan bir mason cemiyetinin en nüfuzlu liderlerinin birinden çalındığı söylenen, gerçekliği şüpheli ama ibret verici olan, el yazması notlar halinde elden ele dolaştıktan sonra 1902 yılında Moskova’da bir gazete tarafından tefrika edilen ve 1905 yılında kitaplaştırılan “Siyon Liderlerinin Protokolleri” kitabının bazı ilginç yerlerini yazım ve tercüme hatalarını düzeltmeden genel kültür ve ibret olsun diye “bunu da sorgulayın” diyerek naklediyorum.

Hürriyet, gerçekleşmesi imkânsız bir idealdir. Çünkü kimse onun ölçülü olarak nasıl kullanılacağını bilmez. Halka muayyen bir müddet için kendi kendisini idare etme yetkisini vermek, onları düzensiz bir güruh haline getirmeğe yeter. (s. 13)

Yapılan bu çalışmaların sonunda tatmin edici hedefin gerçekleştirilmesi için halkın seviyesizliği, gevşekliği, sabırsızlığı, kendi çıkar ve zararının sebeplerini anlama ve uygulama zaafı sonuna kadar kullanılmalıdır. Şurası bir gerçektir ki, halkın gücü kör, duygusuz ve şuursuzdur. (s. 15)

Çok eski zamanlarda “hürriyet, eşitlik, kardeşlik” kelimelerini halk kitleleri arasında ilk defa biz bağırdık… Yahudi olmayanların sözde zekî insanları, ilim sahipleri, bu mücerred kelimelerin hakiki mânalarını anlayamadılar. Bunların manalarının ve birbiri ile ilişkideki çelişkiye dikkat etmediler. Görmediler ki… Yaratılıştan akıl, seciye ve kabiliyetler eşit değildir. Düşünmediler ki avam tabakası kördür. (s. 17)

Bu günkü ülkelerin elinde halkın düşünce ve eğilimlerine yön veren bir güç vardır. Bu, basındır. Basının rolü devamlı olarak ihtiyaçları zaruri imiş gibi göstermek, halkın şikâyetlerini ifade etmek ve hoşnutsuzluk meydana getirmektir. İfade hürriyetinin zaferi basında somut hale gelir. Fakat Yahudi olmayan devletler bu kuvvetin nasıl kullanılacağını bilmediler ve o kuvvet bizim elimize geçti. (s. 22)

Bizim öncülüğümüz altında halk, aristokrasiyi ortadan kaldırdı. O aristokrasi ki; kendisinin tek ve yegâne müdafaa vasıtası ve halkın refahına bağlı ve ondan ayrılması imkânsız menfaatleri sebebiyle de kendilerini besleyen bir anne idi. Şimdi aristokrasinin yıkılması sebebiyle halk, para öğüten merhametsiz alçakların pençesine düştü. Bunlar işçilerin boyunlarına acımasız ve zalim bir boyunduruk vurdular. (s. 27)

Böylece halk dürüst kimseleri mahkûm eder ve suçlu kimseleri suçsuz çıkarır, neyi sterse yapabileceğine gittikçe daha çok inanır. Bu durum sayesinde halk her türlü dengeyi yok eder ve her adımda karışıklık meydana getirir. (s. 31)

Bu sebepledir ki bütün imanların el altından mahvına çalışmak, Yahudi olmayanların kafalarından Allah ve maneviyat düşüncelerini silmek ve onların yerine aritmetik hesaplar ve maddî ihtiyaçları yerleştirmek bizim için zaruridir. Yahudi olmayanlara düşünme ve farkına varma hususunda zaman bırakmamak için onların aklını sanayi ve ticarete çevirmelidir. Böylece bütün milletler kâr peşinde ve yarışında bütünüyle yutulacak ve müşterek düşmanlarını fark etmeyeceklerdir. (s. 34)

Bozulmanın her yeri sardığı, zenginlerin ancak yarı dolandırıcılık düzenlerinin becerikli sürpriz taktikleri ile kazanç sağladıkları, nemelazımcılığın hüküm sürdüğü, ahlâkın gönüllü olarak kabul edilen prensiplerle değil cezaî tedbirler ve sert kanunlarla korunduğu, iman ve memlekete dair duyguların kozmopolit inançlarla silindiği toplumlara ne şekilde bir idare tarzı verilebilir? Bu toplumlara biraz sonra anlatacağım baskıdan başka ne şekilde bir idare verilebilir? (s. 35)

Halk, tahtlarında oturan krallara Allah’ın iradesinin bir tezahürü olarak gördüğü dönemlerde kralların müstebit iktidarına ses çıkarmadan boyun eğerlerdi. Fakat biz onların kafalarına kendi hakları konusunda bazı düşünceler soktuğumuz günden beri tahtların sahiplerini alelâde şahıslar gibi görmeğe başlamışlardır. Ayrıca onları Allah’a imandan da uzaklaştırdık. Böylece iktidarın otoritesi halkın hâkim olduğu sokaklara geçti ve tarafımızdan yönlendirildi. (s. 36)

Yöneticiliğimizin en mühim amacı şu hususları ihtiva eder: Halkın zihnini tenkit ile bozmak, onu mukavemet uyandıran ciddî düşüncelerden uzaklaştırmak, zihnî melekeleri boş nutukların sahte savaşı ile meşgul etmek. (s. 37)

Kamuoyunu avucumuzun içine almak gayesiyle her yönüyle birbirine zıt fikirleri netice çıkarmayacak şekilde karşı karşıya getirerek, bu karışıklık içinde Yahudi olmayanların başlarının dönmesi ve her çeşit siyasi konuda hiçbir fikir sahibi olmamanın en iyi hâl yolu olduğu kanaatine varmaları için, yeterli bir zaman boyunca çalışarak onları doğru düşünemez hâle getirmeliyiz. (s. 38)

Devletimizde sorumlu mevkileri Yahudi kardeşlerimize tevdi etmekte herhangi bir tehlike mevcut olmayacağı zamana kadar, geçici bir dönem için bu mevkileri mazisi ve şöhreti, kendileri ile halk arasında bir uçurum teşkil eden şahısların ellerine vereceğiz. O şahıslar eğer bizim emirlerimize itaat etmezlerse cezaî sorumluluk ile veya ortadan kaybolma durumu ile karşılaşacaklardır. (s. 48)

Her şeyi yutan terör usullerinin patenti bize aittir. Her türlü görüş ve düşünce sahipleri; monarşiyi geri getirmek isteyenler, demagoglar, sosyalistler, komünistler ve her çeşitten ütopik hayalciler bizim hizmetimizdedir. Biz onların hepsini hizmete koştuk. Onların her biri kendi alanlarına ait iktidarın son kalıntılarının dayanaklarını yok etmekle meşgul ve düzenin bütün kuruluşlarının altlarını oyma çabasındadırlar. Bu faaliyetler sebebi ile bütün ülkeler sistemli bir saldırı altındadırlar. İnsanlar barış ve sükûn istiyorlar. Onlar sulh için her şeyi feda etmeğe hazırdırlar. Fakat biz onlara rahat ve huzur vermeyeceğiz; tâ ki onlar bizim enternasyonal üstün hâkimiyetimizi açıkça ve itaatkâr bir şekilde tanıyıncaya kadar. (s. 50)

Yanlış olduğu bizce bilinen, bununla beraber tarafımızdan telkin edilen prensip ve teoriler içinde yetiştirmek suretiyle Yahudi olmayanların gençliğini aldattık, şaşırttık ve bozduk. Mevcut kanunlar üzerinde temel değişiklikler yapmaksızın ve sadece onlara birbirine zıt yorumlar içinde yanlış mana vererek sonuçlar alınması yolunda bazı büyük hamleler yaptık. (s. 52)

Çünkü onlar genel arenadaki gösteri ile tatmin olurlar ve vaatlerini icraatın takip edip etmediğine pek dikkat etmezler. (s. 38) Hükümet ve halkların, siyasette dış görünüş ile yetindiklerini aklınızda tutmanızı rica edeceğim. (s. 53)

Bizim tam hâkimiyetimizi elde etmemize geçmeden önceki yeni rejim döneminde bulunduğumuz sırada, halk arasındaki dürüst olmayan hareketlerin hiçbir çeşidinin basın tarafından herhangi bir şekilde açıklanmasına müsaade etmemeliyiz. Yeni rejimin su işlenmesini bile ortadan kaldıracak bir derecede herkesi memnun ettiği düşüncesini vermek için bu lüzumludur. Suç işlenmesi hallerini ancak o suçlara maruz kalanlarla tesadüfen şahit olanlar bileceklerdir. (s. 71)

Biz bu sırada bu tartışmalardan fazla yükselen gürültüler arasında sessizce istediğimiz tedbirleri alacağız ve sonuçlandıracağız. O zaman onları halka bir emrivaki gibi göstereceğiz. Hepsi birer ilerleme gibi gösterilmiş olacağı için bir kere kararlaştırılmış olan bir meselenin ilga edilmesini istemeğe kimse cesaret edemeyecek ve basın derhal halkın düşünce akışını yeni meselelere çevirecektir. Nitekim halkı daima yeni şeyler aramaya alıştırmadık mı? (s. 73)

Kitleler kendi bulundukları durumları anlamasınlar diye biz onları ayrıca zevkler, oyunlar, eğlenceler, tutkular, halka mahsus eğlence yerleri ile de başka yönlere çekeceğiz. (s. 74)

Prensiplerimizin ve metotlarımızın tüm gücü, bizim onları sosyal hayattaki ölü ve kokuşmuş eski düzene ait şeylerin parlak bir tezadı gibi göstermemiz ve o şekilde yorumlamamız keyfiyetinde yatar. Filozoflarımız Yahudi olmayanların inançlarının eksik ve kusurlarını münakaşa edeceklerdir. (s. 78)

Biz insanların hafızalarından önceki yüzyılların hoşumuza gitmeyen bütün olaylarını sileceğiz. Sadece Yahudi olmayan hükümetlerin bütün hatalarını tasvir edenleri bırakacağız. (s. 94)
127 sayfalık kitabın son kısımları Yahudilerin kurmayı planladıkları devletin yapısıyla alakalı olduğu için ilgi çekici değildi.

17 Şubat 2010 Çarşamba

Yer Nasıl Çeker?

Bundan iki sene önce 2007 yılında yer neden çeker diye sorarak bu bloga başlamıştım. Laf olsun diye bu türden soru sorduğum bir kaç kişi soruları anlayamamıştı. "E, yer çekimi var işte, Newton bulmuş. Sen neyi soruyorsun ben onu anlamıyorum." diye cevap vermişti. Her şeyin sorgulanıp da yerin niye çektiğinin sorgulanamaz mutlak bir kanun gibi algılanması, bu işte bir terslik olduğunu düşünmeme sebep olmuştu. Nihayet Bilimin Öteki Yüzü isimli kitap elime geçti ve hislerime tercüman oldu. Diyor ki:
Meselâ Newton çekim kanunlarını formüle etmekle, çekimin sebebi üzerinde herhangi bir açıklama getirmiş olmadı. (s. 126)
Yerin çektiğini yeryüzünde yaşayan her insan bilir. Sebebini ise bilim, başka bir fizik kanunu cinsinden hâlâ açıklayamamış. O halde R. Thorn’un ifadesiyle,
"Bugün çekim meselesinde, elmanın düşmesine o gün Newton’ın şaşırdığından daha az şaşırmamız için bir sebep yok." (s. 126)
Kitapta bugün çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, atom çekirdeğinde bulunan zayıf ve güçlü kuvvetler olmak üzere dört temel kuvvet bildiğimizi yazıyor. A. Woodcock'tan alıntı yapılıyor:
"Niçin’ini soran bir öğrenci genellikle kuvvetin kendisinin açıklanamadığı, ancak başka şeylerin sebeplerini açıklamada kullanıldığı karşılığını alacaktır. Bu öğrenci, fizikçilerin en iyi ihtimalle, bu dört muamma kuvveti bire indirebilecek bir ‘birleşik teori’ ümidinde olduklarını öğrenecektir." (s. 126)
İşte aradığım cevap, belki de itiraf buydu. Açıklanamayıp doğrudan kabul edilen şeyler arasında temel sabiteler de varmış ki benim aklıma gelmedi.
Tabîî hadiseleri tasvir eden fizik teorilerinin hepsinde ‘temel sabiteler’ mevcuttur. Yani bunlar teori tarafından numerik değerleri açıklanamayan, fakat tecrübeyle tesbit ettikten sonra teoriye dahil edilmesi gereken sabitelerdir. Meselâ ne kuantum teorisi elektronun kütlesi için kullanılan numerik değeri, ne alan teorisi elektrondaki elektrik yükünün miktarını, ne de izafiyet teorisi ışığın hızını açıklayabilir. (s. 126)
Netice itibariyle sorgulaya sorgulaya sorgulayamayacağı bir noktaya geliyor bilim adamları. Her şeye temel olan maddi bir sebep bulamıyor. Buna karşı kitapta detayları uzun uzun anlatılan bir bilim anlayışı sunuluyor:
Bilimin dünyayı açıklayamayıp sadece tasvir edebildiği anlaşıldıkça, birçok bilim adamı şimdi bilimin dine karşı bir alternatif olmayıp, daha çok ona hizmet edebileceğine inanıyorlar. (s. 127)
Bilim ile uğraşırken de soruları Allah Teâla'nın kast ve hikmetini anlamak ve O'nun sınırsız isim ve sıfatlarını keşfetmek için sormamız ve bilimle de bunun için uğraşmamız gerektiği bu kitabın muhtelif yerlerinde belirtiliyor:
Olayların hikmetini, nereye doğru yöneldiğini, olayların akışında hangi maksadın hedeflendiğini sebep-sonuç çizgisini takip ederek anlayabiliriz. Böylece, olayları yürüten ‘Saniin kast ve hikmetini’ anlarız. Demek ki, kâinatın nasıl yaratıldığına bakarak Yaratıcının kâinatı niçin yarattığını anlıyor; yaratıştan maksadının ne olduğunu öğreniyoruz. (s. 68)
...

İşte, sebebin cahilliğinden Alîm ismini, sebebin şuursuzluğundan da Hakîm ismini çıkardık. Demek ki, sebeplerin cahilliği ve şuursuzluğu ile sonuçlardaki mükemmellik ve sanatı ne kadar iyi anlarsak, ikisi arasındaki sonsuz farktan Allah’ın sonsuz ilim ve hikmet sahibi, yani Alîm ve Hakîm olduğunu o kadar net görebiliriz. (s. 77)
...
Bu esnada akla gelebilecek bir soruya da hemen cevap veriliyor:
(Allah Teâla'nın) Kudreti, kâinatın da şahit olduğu gibi, sonsuzdur. Sonuçları sebeplere; yalnızca öyle irade ettiği ve hikmeti öyle gerektirdiği için bağlamıştır. Şu anda yaşadığımız kâinatta böyle bir düzen irade etmiştir. Bu âlemde hikmeti icabı başağı toprakla, suyla, güneşle, havayla v.s. olgunlaştırır. (s. 71)
Buradan artık soruların nasıl sorulması gerektiğini de çıkıyor:
Demek ki, O’nun güneşi döndürmedeki maksadı, bizim iyiliğimiz, bizim rahatımızdır. Bu dönüşün ucunda, bizim için sayısız bahar çiçekleri, buğday başakları asılmış. İşte, Cenab-ı Hak bize bu sayısız meyveleri hatırlatarak güneşin dönüşündeki bir hikmeti anlatır. Tâ ki, biz de "Güneşi döndüren Sâni bize merhamet ediyor, bize ihsanlarda bulunuyor" diye anlayalım. (s. 69)
Yer niçin çeker sorusu da "yer nasıl çeker?" veya "Allah Teâla'nın yeri çektirmedeki maksadı ne olabilir?" şekline dönüyor ve insanı tefekküre davet ediyor ve Sübhanallah, Mâşaallah, Allahü Ekber dedirtiyor.

Fransa'da Lâik Sistem ve Toplum

Müslime Genç Şuuru kitabında Avrupalıların kendi medeniyetlerinden feryâd-u figan ederek, aile yapısını, aile huzurunu erkek ve kadının birbirine bağlı kalıp huzura kavuşmaları için arayışta devam etmelerini anlatırken söyle diyor:
Son son işin hakîkatini anlayan Tony Anatrella'nın sözlerini, 26 Mart 1993 Cuma tarihli Türkiye Gazetesi'nden buraya alıyoruz:
20'nci asır, çocuklarımıza varlık sebeblerini düşünmeyi bile unutturdu. İdeallerini kaybeden Fransız toplumu başta olmak üzere insanlık, bugün için ruhunu unutmuş ve ihmal etmiş durumdadır. Bunun sebebi lâik rejimdir. Din eğitiminin ortadan kaldırılmasıdır. Lâik sistem, bu bunalımlı ve hastalıklı toplumun yeşermesine yol açmıştır. Dinimizden bahsetmekten utanıyoruz. Biz Fransızlar, aslımızdan, dînimizden, geçmişimizden, atalarımızdan, babalarımızdan bahsetmekten utanır hale geldik. Toplumumuzdaki işsisizliğin, cinayetlerin, zinanın, boşanmaların, cinsî sapıklık ve tacizlerin, AIDS'in, uyuşturucunun, intiharın ve bütün saldırganlıklarının temel sebebi, Allah'ı inkar, dîni küçük görmek, ona karşı gelmeyi üstün bir şeymiş gibi görmek ve ahlaksızlıktır. İdeallerimizi kaybettik. Her yıl 135 bin insan intihara teşebbüs ediyor. Bu durum, dînî inancın kalmadığı toplumumuzun ideallerini kaybettiğini göstermiyor mu? Hepimiz bir felaket dönemi içerisinde, inançsızlığın hâkim olduğu bir ülkede yaşadığımızı bilmeliyiz. İnançsız yetişmek ve bu tip nesiller yetiştirmekle, bizler kendimizi daha yaşarken öldürüyoruz. Başta basın, radyo - televizyon olmak üzere medya ve bütün sanatçılar, bize zaman öldürmeyi öğretti. Birçok genç de, ideal olarak bu tipleri önder seçti ve bunlarla özdeşleşti. Geleceğin, istikbâlin bir manası yoksa, hayatınki nasıl anlaşılabilir? İdeali olmayan toplumun geleceği yoktur. Geçmişine sahip çıkmayan toplum da ölmeye mahkumdur.
Demek ki laikliğin sorgulanması Fransa'da mümkün. Avrupa'ya her alanda uymak isteyenler bunda uymuyorlar. Se'adet-i Ebediyye kitabının yazarı, kitabın önsözünde tahsil hayatından bir miktar bahsediyor. Bunun da bir kısmını Avrupalılaşma hareketinin çok masum olmadığının anlaşılması için buraya yazıyorum:
İlk tahsîlimi, baba yerim olan İstanbulda, Eyyûb sultânda, Reşâdiyye nümûne mektebinde yapdım. Evimden ve ilk mektebden din terbiyesi, din bilgisi aldım. Halıcıoğlu Askerî lisesi Orta ve Lise kısmında okurken, mekteblerden Kur'ân-ı kerîm ve din dersleri kaldırıldı. Allahü teâlânın, sevgili Peygamberimizin ve islâm âlimlerinin ismleri söylenmez oldu. Hiçbir hocamız din bilgisi vermiyordu. Onları yüksek, olgun tanıyor, çok saygılı olmak istiyordum. Fekat, mukaddesâtıma saldıranları görünce, hayâl kırıklığına uğradım. Îmân ile küfr arasında bocaladım. Küçük aklımla düşünerek, müslimânlık olarak öğrendiğim bütün bilgilerimi inceliyordum. Hepsinin fâideli, iyi, kıymetli olduğunu görüyor, bunları fedâ edemiyordum. Altı sene, bu iki te'sîr altında sarsıldım. Birkaç sene önce, berâber oruc tutduğumuz, nemâz kıldığımız arkadaşlarım, öğretmenlerin ve gazetelerin iftirâlarına aldanarak, ibâdetden vazgeçdiler. Yalnız kalmak, beni dahâ da üzdü. Acabâ haksızmıyım, yanlış yoldamıyım diyordum. (m. 1929) senesinde, lise son sınıfda, onsekiz yaşında idim.
...
.